Bu Gece de Uyuma..!
Senin canın hakkı için hayırlı işler yapmaktan vazgeçme, bir gece olsun uyuma! Gaflete dalma!
Bir geceyi ömründen azalmış bil, eksik say, uyanık kal, uyuma!
Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düşündün, binlerce gece uyudun.
Ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı için uyuma!
Eşi benzeri olmayan, geceleri hiç uyumayan o lütuf sahibi, o güzeller güzeli sevgiliye uy!
Gönlünü ona ver! Onu kendi gönlünde bul da, sen de uyanık kal, bir gece olsun uyuma!
Sabaha kadar uyanık kaldığın; “Ya Rabbî, ya Rabbî!” diye feryat ettiğin o hastalık gecelerini hatırla, o gecelerden kork da bir gece olsun uyuma!
Cenab-ı Hakk; “Dostlar, geceleri uyumazlar.” diye buyurdu.
Bu âyeti duyup, hatanı anlayarak seni yaratandan biraz utandınsa artık uyuma!
İşitmişsindir. dostları isteklerine, muratlarına geceleyin kavuşurlar, dostlarının muratlarını veren padişahlar padişahının aşkına, sen de bu gece uyuma!
Gece gelince gayb aleminin güneşi doğar.
Ey ay yüzlü sevgili! Bir gece olsun uyumazsan, gönlünü tamamıyla candan O’ na verirsen, sana ölümsüzlük hazinesi görünür.
Akşam olup da dünyayı aydınlatan güneş battıktan sonra gece gelince, gayb nurunun güneşi doğar da gönülleri aydınlatır, gözleri nurlandırır. Bedenleri manen ısıtır.
Sevgili bu gece kendini zorla da, uyumak için yastığa başını koyma!
Ne olur bir gece yatma da Cenâb-ı Hakk ın lütuflarını, ihsanlarını gör!
Bütün manevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir.
Uyuyan bu güzellikleri göremez. Aklını başına al! Sen de bu gece uyuma!
İmran oğlu Musa ‘ın nurunu geceleyin gördü. Geceleyin o ağaca doğru gitti de “Gel!” sesini duymadı mı? ‘
Hz. Musa geceleyin on yıllık yoldan daha fazla yol aldı da, baştan başa nurlara gark olmuş bir ağaç gördü.
Hz. Muhammed (s.a.v.) de Mi’rac’a geceleyin çıkmadı mı?
Burak o büyük peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi?
İnsanlar gündüz rızk peşinde koşarlar, didinir dururlar. Gece ise sevgili ile buluşma zamanıdır, aşk zamanıdır.
Bu yüzdendir ki âşığı kem gözden korumak ve sevgili ile buluşmasını gizlemek için, gece, karanlığı ile her tarafı kaplar, perdeler gerer.
Gece gelince insanlar dinlenmek için yataklarına girerler, kendilerini uykunun kucağına bırakırlar, uyurlar.
Fakat aşıklar gece uyumazlar. Cenab-ı Hakk’la onların işleri vardır. Onlar manen Hak’la buluşurlar, konuşurlar.
Cenab-ı Hakk Davud (a.s.)’a buyurdu ki: “Ey Davud! Bizi sevdiğini iddia eden kişi; Yatağa girip bütün gece uyursa, onun sevgi iddiası sahtedir yalandır.”
Âşık olan gece uyur mu ? Buna imkan var mı? Hem âşık olmak, hem de uyumak hiç görülmemiştir.
Çünkü âşık içinin yanışını, derdini söylemek için sevgili ile yapayalnız kalmayı ister.
Bütün geceler de; Cenab-ı Hakk’dan şöyle hitaplar, sesler gelip durmada. “Ey kulum! Herkes uykuya daldı, kalk! Seninle manen buluşalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her zaman ele geçmez.
Öldüğün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın.” O nedenle bir gece olsun uyuma !
Peygamber efendimizin vefat günü bol bol salevat çekelim inşallah..
|
|
Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; “Bana kendi vefâtım haber verildi.” buyurdu. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Fâtımâ’ya; “Ağlama, zîrâ benim ehlimden bana ilk kavuşan sen olacaksın.” buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize her sene o zamâna kadar nâzil olan âyetleri okumak üzere senede bir kere gelirdi. Vefât edeceği sene iki kere gelip Kur’ân-ı kerîm’i iki defâ baştan sona okudu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmeden bir müddet önce Bakî mezarlığında ve Uhud’da bulunan Müslümanların kabrini ziyâret ederek onlar için duâ ve istiğfâr etti.
Bakî mezarlığındayken yanında bulunan Ebû Müveyhib’e dönerek; “Ey Ebû Müveyhib! Ben dünyâ hazîneleriyle âhiret nîmetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen likaullah (Allah’a kavuşmak) hâsıl olup Cennet’e gir dediler. Ben likaullahı ve sonra Cennet’i seçtim.” buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz vefâtından önce humma hastalığına tutuldu. Bu hastalık 13 gün sürdü. Bu müddetin son 8 gününü hazret-i Âişe’nin odasında geçirdi. Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp Eshâbına namaz kıldırıyordu.
Hastalığının ikinci günü hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs kollarına girerek mescidi teşrif etti. Minbere oturup hamd ve senâdan sonra; “Ey Eshâbım, bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa benden istesin. Benim yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helâl etsin ki Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım.” buyurdu. Sonra minberden inip öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp namazdan önce buyurduğunu tekrar etti. Bunun üzerine Eshâbdan biri kalkıp üç dirhem alacağı olduğunu söyleyince hemen ödedi.
Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde Eshâb-ı kirâma yaptığı vasiyetlerden biri de şöyledir: “Müşrikleri Arabistan’dan çıkarınız. Size gelen elçilere benim yaptığım gibi ikrâm ve ihsânda bulununuz.”
Vefâtından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve mescidi teşrif edip, minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma; “Ey Eshâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî olarak yaşamadı. Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyâda hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın irâdesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır. Her kim benimle Kevser Havzı kenârında buluşmak isterse elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın. Ey Eshâbım! Allah kullarından birini dünyâ hayâtıyla âhiret hayâtını seçmekte serbest bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayâtını seçti.” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimizin bu sözleriyle vefâtına işâret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz; “Ağlama yâ Ebâ Bekr!” buyurarak onu teselli etti ve; “Bana her bakımdan en faydalı olanınız Ebû Bekr’dir.” ve “Mescide açılan kapılardan Ebû Bekr’inki hâriç hepsini kapatınız.” buyurdu. Sonra minberden inerek hazret-i Âişe’nin odasına döndü. Biraz sonra Eshâb-ı kirâmın çok üzülmesi ve endişeleri üzerine hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs’ın koltuğuna girdiği halde tekrar mescide geldi. Minberin alt basamağına durup Eshâb-ı kirâma son hutbesini okudu ve vasiyetini yaparak şöyle buyurdu: “Ey Muhâcirler, size Ensar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim has cemâatimdir. Onlar sizi evlerinde misâfir edip, her hususta sizi nefslerine tercih ettiler. Eshâbım! İlk Muhâcirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim. Bütün Muhâcirler birbirlerine hayırlı olsunlar. Her iş Allahü teâlânın izniyle olur. Allahü teâlânın irâdesine karşı çıkanlar sonunda mağlup olurlar. Allahü teâlânın emrine uymak istemeyenler, muhakkak aldanırlar.” Daha önce hazret-i Ebû Bekr’den memnûniyetini belirttiği gibi bu hutbede de hazret-i Ömer’den memnuniyetini belirtti ve; “Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le berâberdir.” buyurdu. Resûlullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi ve Eshâbdan ayrılıp odasına çekildi. Vefâtına üç gün kala bir yatsı vaktinde namaz için ezân okunmuştu. Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını sorunca; “Cemâat sizi bekliyor yâ Resûlallah!” denildi. Resûlullah cemâate gitmek istedi. Cemâate gidecek takat bulamayınca; “Ebû Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın.” buyurdu. Resûlullah efendimiz bu emrini üç defâ tekrarladı. Hazret-i Ebû Bekr üç gün cemâate namaz kıldırdı.
Sevgili Peygamberimiz vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hazret-i Ebû Bekr cemâate sabah namazını kıldırıyordu. Eshâbına bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra da mescide girdi. Resûlullah’ın teşrifini fark eden hazret-i Ebû Bekr mihrabdan çekilmek üzereyken Resûlullah eliyle yerinde durması için işâret edip, oturduğu yerde Ebû Bekr’e radıyallahü anh uyarak sabah namazını kıldı. O gün hastalığı hafiflemişti. Namazdan sonra Eshâb-ı kirâma dönüp; “Ey insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emânet ettim. Takvâ üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini tutun ve itâat edin. Ben bu dâr-ı dünyâdan ayrılırım.” buyurdu. Sonra mescitten odasına geçti. Bu Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizi son görüşü oldu.
Resûl-i ekrem efendimiz hazret-i Âişe’nin hücresine girip yattığı sırada, Üsâme bin Zeyd huzûruna geldi. Resûlullah efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde son olarak Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu hazırlamıştı. Bu orduya kumandan tâyin ettiği Üsâme bin Zeyd’e hareket etmesini buyurdu. Bu sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp kulağına birşeyler söyledi. Hazret-i Fâtımâ ağlamaya başladı. Sonra bir şeyler daha söyleyince hazret-i Fâtımâ güldü. Resûlullah efendimiz hazret-i Fâtımâ’ya vefât edeceğini söyleyince hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra da; “Sana müjde olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun.” buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Fâtıma sevinip güldü.
Resûl-i ekrem efendimiz vefât edeceği sırada hazret-i Ali’ye, hazret-i Âişe’ye vasiyette ve nasîhatta bulundu. Bu sırada ağlayıp gözyaşı döken hazret-i Fâtımâ’ya; “Kızım bir miktar sabreyle, ağlama. Zîrâ Hamele-i Arş (melekler) senin ağlaman üzerine ağlaşırlar.” buyurdu. Hazret-i Fâtımâ’nın göz yaşını sildi. Teselli verip Allahü teâlâdan sabır vermesini diledi ve; “Ey kızım, benim rûhum kabz olacak. (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn) diyesin. Ey Fâtımâ, gelen her musibete bir karşılık verilir.” buyurdu. Bir müddet mübârek gözlerini kapayıp sonra; “Bundan sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zîrâ fânî âlemden ve mihnet yerinden kurtuluyor.” buyurdu. Sonra hanımlarına nasîhat buyurdu. Torunları hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’i yanına alıp, onlara şefkatle bakarak alınlarından öptü. Sonra da hazret-i Ali’yi yanına çağırıp mübârek başını onun koluna dayayarak oturup; “Yâ Ali, zimmetimde filan Yahûdînin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyâyı istedikleri vakit sen âhireti seçesin.” buyurdu. Resûlullah efendimiz vasiyetini tamamladıktan sonra hâli değişti, yatağına yatırdılar.
Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden evvel Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Yâ Resûlallah! Cennetleri süslediler, Hûri veRıdvan donandı. Allahü teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsân etti. Kevser Havzı, Makam-ı Mahmûd ve Şefâat-i ümmet verdi. Kıyâmet günü sen râzı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Yâ Resûlallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir. İçeri girmeye izin ister. Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemez.” dedi.
Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrâil aleyhisselâm içeri girip selâm verdi ve sonra; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni senin huzûruna gönderdi. Senin emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu. Dilersen şerefli rûhunu kabz edip ulvî âleme yükselteyim, yoksa dönüp gideyim.” dedi. Cebrâil aleyhisselâm; “Ey Habîbullah! Allahü teâlâ sana müştâktır(âşıktır).” dedi. Sonra selâm verip vedâ ederken; “Ey Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha gelmem ve Hak teâlânın haberini yer yüzüne getirmem. Benim maksûdum ve matlûbum sen idin yâ Resûlallah.” dedi. Bundan sonra Peygamber efendimizin; “Ey Azrâil vazîfeni yap.” buyurması üzerine, mübârek rûhunu kabz etti. Böylece Resûl-i ekrem efendimiz Hicretin on birinci yılında (Mîlâdî 632) Rebiülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefât etti. Vefât ettiğinde Kamerî seneye göre 63, şemsî seneye göre 61 yaşında idi.
Eshâb-ı kirâm, Resûlullah efendimizin vefâtı üzerine pekçok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup bir müddet konuşamaz oldu. Ebû Bekr radıyallahü anh Resûlullah’ın yanına girip mübârek yüzünden örtüyü kaldırarak mübârek alnından öptü. Sonra başını kaldırıp, mübârek alnından tekrâr öpüp; “Âh Sâfi” dedi. Bir daha öpüp, “Âh dost” dedi. Sonra mübârek pazusunu öpüp ağladı. “Anam babam sana fedâ olsun! Dirin ve ölün tayyib, temiz ve ne güzeldir!” dedi. Ve; “Eğer ihtiyârımız elimizde olsaydı canlarımızı yoluna fedâ ederdik. Eğer sen bizi men etmeseydin, gözlerimizden pınarları akıtırdık.” Sonra salâtü selâm okuyup; “Yâ Resûlallah, bizi Rabbinin katında hatırla.” dedi. Sonra dışarı çıktı. Mescitte minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâ etti. Resûl-i ekrem efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salât okudu. Sonra şöyle dedi: “Her kim Muhammed’e îmân etmişse bilsin ki, Muhammed aleyhisselâm vefât etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa O, Hayy, diri ve Bâkî’dir, ölmez, ebedîdir.” buyurdu ve sonra; “Muhammed de kendinden önce geçen Resûller gibi Resûldür. Eğer O vefât eder, yâhut öldürülürse, siz dîninizden, yâhut cihaddan, eski hâlinize dönecek misiniz? Böyle değişen, Allahü teâlâya zarar vermez, kendine zarar eder. İslâm ve sebatta şükredenlere muhakkak mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân sûresi: 144) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
Hazret-i Ebû Bekr Eshâb-ı kirâmı ve Ehl-i beyti teselli etti. İlk anda acı haber üzerine çok şaşıran Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekr’i radıyallahü anh dinleyince kendine geldi. Peygamberimizin vefât ettiği gün Eshâb-ı kirâm yapılan umûmî bir bîatle hazret-i Ebû Bekr’i halîfe seçtiler.
Resûlullah efendimizin cenâzesi vefât ettiği günden sonra, salı günü yıkandı ve kefenlendi. Gasl (yıkama) işine bizzat hazret-i Ali, hazret-i Abbâs ve hazret-i Abbâs’ın oğulları Fazl ve Kusem de yardım ettiler. Üsâme ile Şukran Sâlih radıyallahü anhümâ da su döktüler.
Peygamber efendimiz gömleği üzerinde olduğu halde üç kere yıkanıp üç kat yeni beyaz kefene sarıldı. Bundan sonra mübârek cesedi sedir üstüne konulup bulunduğu odanın kapısıEshâb-ı kirâma açıldı. Eshâb-ı kirâm grup grup odaya girip cenâze namazı kıldılar. Salıyı çarşambaya bağlayan gece (çarşamba gecesi) yarısı mübârek rûhu alındığı yerde defn olundu. Mübârek cesedini kabre Ali, Fadl, Üsâme ve Abdurrahmân bin Avf radıyallahü anhüm indirdi. Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce O şefâat edecektir. En önce O’nun şefâati kabul olunacaktır. Cennet kapısını önce O açacaktır.
Resûl-i ekrem efendimizin vefâtı üzerine bütün Müslümanların kalpleri yandı, çok üzüldüler. Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile, şimdi kabrinde hayattadır. Cesed-i şerîfi aslâ çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâtı kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arası Cennet bahçesi gibi kıymetlidir.
Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatların büyüğü ve ibâdetlerin en kıymetlisidir: “Beni ziyâret edene şefâatim vâcib olur.” buyurmuştur.
Hazret-i Fâtıma, babasının vefâtından duyduğu üzüntüyü şu mersiye ile dile getirdi: “Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi gece olurdu.”
Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına İslâm terminolojisinde “Hilye-i Saâdet” denilmiştir. Peygamberimizin mübârek bedeninin dış görünüşü bütün incelikleriyle bu Hilye-i Saâdet yazılarında bildirilmiştir. Bunları okuyanlar, Peygamber efendimizin rûhen olduğu gibi bedenen de hiç eksiksiz ve kusursuz, insanların en güzeli ve her bakımdan en üstünü olduğunu anlarlar. İslâm dünyâsında bu konuda pekçok eser yazılmıştır.
Peygamber efendimizi medheden on binlerce kitap, kasîde ve diğer eserler yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün dünyâyı ve asırları kaplamış olanları dahi, O’nu methetmekten âciz olduklarını beyan etmişlerdir.
Arap, Fars ve Türk edebiyâtında görülen Nâtlar hep O’nun için yazılmıştır.
Resûlullah efendimiz günümüzde de bütün dünyâ milletlerinin, ilim adamlarının, devlet, siyâset ve fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî şahsiyetlerin alâkasını çekmekte, bunların herbiri O’nu biraz inceledikten sonra hayranlık ve şaşkınlıklarını, dile getirmektedirler. Müslüman olmayanlar, Habîb-i ekrem efendimizin sâdece idâreciliği, dehâsı, askerî, sosyal ve diğer taraflarını görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya çalışmaktadırlar. Gördükleri fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş üstünlükler karşısında acze düşmekle berâber, O’na peygamber gözüyle bakmadıkları için, O’nu tanımaktan ve anlamaktan çok uzak kalmaktadırlar. Müslümanlar da Peygamber efendimizin güzellik ve üstünlüklerini ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar derece derece görmekte ve anlayabilmektediler. Bunlardan zâhir âlimleri O’nun zâhirî vasıflarını, bâtın âlimleri de bâtınî güzelliklerini görebildikleri kadar dile getirmişlerdir. Ulemâ-i râsihîn denilen hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde üstâd ve Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslâm âlimleri ise O’nu bütün güzellikleriyle görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gelmektedir. O, Resûlullah efendimizdeki nübüvvet nûrunu görmekte, O’nun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, O’na âşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gibi olamamıştır. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh her an, her baktığı yerde Resûlullah’ı görürdü. Bir keresinde hâlini; “Yâ Resûlallah! Nereye baksam sizi görüyorum. Helâda bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arzetmişti. Bir keresinde de; “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim.” demişti. Resûlullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahheradan, müminlerin annesi hazret-i Âişe idi. Âişe radıyallahü anhâ âlime, müctehide, akıllı, zekî ve edibe idi. Gâyet beliğ ve fasih konuşurdu. Kur’ân-ı kerîm’in mânâlarını, helâl ve harâmları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Resûlullah’ı metheden şu iki beyti Âişe radıyallahü anhâ söylemiştir:
Ve lev semia ehlü Mısra evsâfe haddihî.
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüf’e min nakdin.
Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû.
Le âserne bilkatil kulûbi alel eydi.
“Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Güzelliği dillere destan olan Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelîhâ’yı Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar Resûlullah’ın parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”
Yine hazret-i Âişe buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; “Sana ne oldu ki böyle dalgın duruyorsun?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnındaki ter tânelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim.” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını(alnımı) öptü ve; “Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.” buyurdu. Yâni, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, dedi.” Hazret-i Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah efendimizi severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü için âferin ve takdir olmaktadır.
Resûlullah efendimizin Kur’ân-ı kerîm’de geçen isimlerinden biri de Kur’ân-ı kerîm’in kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir. Ulemâ-i rasihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; “Yâsîn, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habîbim, demektir.” buyurmuştur. Bu deryânın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasîbi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhurlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan muhabet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde şöyle demektedir:
Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim.
Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine bilirim.
Rahmetin yağsa bana hergün olur bahârım.
Herkes Kâbe’yi tavâf için gelir Hicâz’a,
Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.
Seadet tâcına kavuştum ben rüyâda.
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.
Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî!
Dîvânında şu yazılar, oluyor, tercümânım.
Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.
Resûlullah’ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. O’nun sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyeti yaşama, îmânın ve islâmın tadına doyulmaz zevkine ermek ne kadar kolay olur. Bu sevgi, iki cihânın efendisine tam uymaya sebeptir. Bu sevgiyle Allahü teâlânın Habîbine ikrâm ettiği sonsuz ve târife sığmaz nîmetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Resûlullah’ın sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu bereketlerin senetleridir.
Bu Kanı Durdurun!
Her taraf kan kan kan.. her taraf şehit yası
Ya bir ana ya bir dul ya yetim ağlaması
İşte bu Türkiye’nin bugünkü manzarası
Yetmez mi akan kanlar,yetmez mi sönen ocak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Devletin kaderini elinde tutan beyler
Şehitlerin ardından bol nutuk atan beyler
Artık lafı bırakın,yanıyor vatan beyler!
Bu yangını, vahşeti kim sona erdirecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Boş lafa doyduk beyler! Soyunuz söndü mü hiç? !
Hiç evlat verdiniz mi? Bağrınız yandı mı hiç? !
Askerdeki oğlunuz tabutta döndü mü hiç? !
Hiç acı çektiniz mi yürekler yardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Buna terör demeyin, diyene şaşıyoruz
Terör derken taa baştan hataya düşüyoruz
Ne terörü efendim, bir savaş yaşıyoruz
Savaş! Evet savaş bu PKK bir oyuncak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Bu savaşı görmeyen gözleri suçluyoruz
Eşkiya, terör gibi sözleri suçluyoruz
Devleti değil amma sizleri suçluyoruz
Sizsiniz toparlayıp, derleyip, derdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Asker, polis, özel tim görevini biliyor.
Görevini bilmeyen geriye kim kalıyor?
Siyasiler aksaklık bütün sizden geliyor
Millet sizi takipte, takibi sürdürecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Özel timden bahsettik gitmeyelim uzağa
Mesela özel timi kimler aldı kızağa
Kim düşürdü devleti böyle adi tuzağa
Şimdi çıkıp kim bunu hayıra yorduracak
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Saysam şimdi bitmez ki yaptığınız gafları
Pkk’ ya çok özel çıkartılan afları
Kiminizin ağzında federasyon lafları
Bu laflar başınıza çok çorap ördürecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
İşte böyle hepiniz ayrı telden çalarsa
Polisin tuttuğunu mahkemeler salarsa
Mahkum ceza evini tünel açıp delerse
Bu yarayı başka kim saracak, sardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Demokratik çözümmüş, CMUK’muş,falan, filan
Demokratik yollarla savas mı olur ulan?
Artik lafi birakin plan yapilmis plan
El alem yurdumuza baska yurt kurduracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
İki yol var efendim, iki yol tartilmalı:
Ya verip kurtulmalı, ya vurup kurtulmalı.
Hiç vatan verilir mi? bu vatan Türk’ün malı!
O zaman tek yol kaldı:hasmi olan vuracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
Ne zaman ki kararlı, kesin bir yol izlenir
Tespit sağlam yapılır, yapılan da gizlenir
Çok sürmez bu çakallar bir ayda temizlenir
Ah ulan ah sizdeki fırsat bizde olacak…
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ne yapıyor bu itler? sınırı geçiyorlar,
Askerin yeri belli vuruyor, kaçıyorlar,
Girdikleri bir in var, göğe mi uçuyorlar?
Bulunmalı bunlara açılan kahpe kucak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Kapatın o bölgeyi Allah kulu girmesin.
Ne yerli ne yabanci basın yayın görmesin.
Dizi gibi her akşam televizyon vermesin.
Gayet sessiz, sedasız, kazınsın köse bucak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Aynı dilden konuşun PKK kalleşine,
Dağlarin zirvesinde tankın, topun işi ne?
Özel tim ve komondo takılsın bak peşine,
Ondan sonra görelim kim kimi kırdıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ama batı bozarmış ağzınızın tadını,
Bozmuş zaten bırakın şu batının adını,
Yahu vatan gidiyor batının avradını!
Batı elbet ipe un serecek, serdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Amerika, Avrupa körüklüyor bak işte,
İran, Irak, Suriye hepsi aynı bok işte,
Müslüman Türk’ün dostu yok gardaşım yok işte!
Düşmanın vazifesi kıracak, kırdıracak,
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Haydi bunlar dışardan, bir de bunun içi var.
Sayın bakın mecliste PKK’nin kaçı var.
Biri kancık, bildigim en az yirmi piçi var.
Çıldıracak gibiyim vallahi çıldıracak!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Hele bir vekil var ki; devlet maaş veriyor,
Gardaşı da dağlarda Türk askeri vuruyor.
Vekilimiz olan da zevkten bıyık buruyor.
Bu kafada gidersek daha çok vurduracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Meclis Türk’ün girmisler, Türk’ü de kovuyorlar,
Ne biz Türk’üz diyorlar, ne Türk’ü seviyorlar,
Milletin meclisinden, millete sövüyorlar,
Bu meclis bu itleri, ne kadar ürdürecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Dikkat edin milletin ayranı kabarmasın,
Temennimiz netice su noktaya varmasın,
Kehanete lüzum yok eğer bu kan durmasın
Bu defteri bu millet kendisi dürdürecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Türk Milleti bu işe el korsa arkadaşlar,
Ne Tendürek Dagi’ndan ne de Cudi’den başlar,
Millet önce meclisi, önce sizleri haşlar.
Tutumunuz bu işi kötüye vardıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Kürdü, Lazi, Çerkezi, bir ağacın dallari,
Bu ağacin adı Türk, daha çoktur kolları.
Ağaca balta vuran Ermeni’nin dölleri.
Kürt, ARiF’in gardaşı, bu gardaşlık duracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Şehitlerin ardından bol nutuk atan beyler
Artık lafı bırakın,yanıyor vatan beyler!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Hiç evlat verdiniz mi? Bağrınız yandı mı hiç? !
Askerdeki oğlunuz tabutta döndü mü hiç? !
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Terör derken taa baştan hataya düşüyoruz
Ne terörü efendim, bir savaş yaşıyoruz
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Eşkiya, terör gibi sözleri suçluyoruz
Devleti değil amma sizleri suçluyoruz
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Görevini bilmeyen geriye kim kalıyor?
Siyasiler aksaklık bütün sizden geliyor
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Mesela özel timi kimler aldı kızağa
Kim düşürdü devleti böyle adi tuzağa
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Pkk’ ya çok özel çıkartılan afları
Kiminizin ağzında federasyon lafları
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Polisin tuttuğunu mahkemeler salarsa
Mahkum ceza evini tünel açıp delerse
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Demokratik yollarla savas mı olur ulan?
Artik lafi birakin plan yapilmis plan
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
Ya verip kurtulmalı, ya vurup kurtulmalı.
Hiç vatan verilir mi? bu vatan Türk’ün malı!
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
Tespit sağlam yapılır, yapılan da gizlenir
Çok sürmez bu çakallar bir ayda temizlenir
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Askerin yeri belli vuruyor, kaçıyorlar,
Girdikleri bir in var, göğe mi uçuyorlar?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ne yerli ne yabanci basın yayın görmesin.
Dizi gibi her akşam televizyon vermesin.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Dağlarin zirvesinde tankın, topun işi ne?
Özel tim ve komondo takılsın bak peşine,
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Bozmuş zaten bırakın şu batının adını,
Yahu vatan gidiyor batının avradını!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
İran, Irak, Suriye hepsi aynı bok işte,
Müslüman Türk’ün dostu yok gardaşım yok işte!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Sayın bakın mecliste PKK’nin kaçı var.
Biri kancık, bildigim en az yirmi piçi var.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Gardaşı da dağlarda Türk askeri vuruyor.
Vekilimiz olan da zevkten bıyık buruyor.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ne biz Türk’üz diyorlar, ne Türk’ü seviyorlar,
Milletin meclisinden, millete sövüyorlar,
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Temennimiz netice su noktaya varmasın,
Kehanete lüzum yok eğer bu kan durmasın
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ne Tendürek Dagi’ndan ne de Cudi’den başlar,
Millet önce meclisi, önce sizleri haşlar.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Bu ağacin adı Türk, daha çoktur kolları.
Ağaca balta vuran Ermeni’nin dölleri.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
OZAN ARİF
Bir anne yüreği,dibinde daima af bulunan bir uçurumdur..(Balzac)..
“Rabbin ondan başkasına kulluk etmemenizi, anne-babaya iyilikle davranmayı emretti Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara “öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle /Onlara acıyarak, alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge/ Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir Eğer siz Salih olursanız, şüphesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır” (İsra: 23,24,25)
Bir gün Peygamberimiz (sas) ashabına;
-”Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” diye üç defa sordu Üç defasında da “evet bildir, Ey Allah’ın Resulü” diyen-ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; “Allah’a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek” olduğunu belirtir (Buhârî, Edeb, 6)
Abdullah b Mes’ud (ra) Hz Peygamber (sas)’e sordu:
“-Ya Resulullah, amellerin hangisi daha üstündür?” Resulullah:
“- Vaktinde kılınan namaz” buyurdular
Abdullah b Mes’ud diyor ki tekrar sordum:
“-Sonra hangisidir?”
“-Anne-babaya iyiliktir” diye cevaplandırdılar
“-Sonra hangisidir?” dedim
“-Allah yolunda savaşmaktır ” diye buyurdular…
TÜM ANNELERİN GÜNÜ KUTLU OLSUN….
Bağışla beni Rabbim,
tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası da yoktu ki elimde.
Şimdi elimden gelenlerin hepsi Senin ‘El’inde.
Göremedim, bağışla beni Rabbim.
Göremedim, nice ananın karnında nice
karanlıklar içinden gün yüzüne çıkardığın bebelerin yüzünü.
Unuttum,
yüzümdeki tebessümü nice belirsizliklerden alıp da hayat verdiğini.
Bilemedim,
yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp aşkın vadisine eriştirdiğini.
Göremedim,
her sabah yerin sükûnetini odamda bir ekmek gibi
sımsıcak hazır ettiğini.
Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi sabah yeniden
yanıma verdiğini göremedim.
Beni her sabah ihya ettiğini, bedenimi heran
yarattığını, varlığımı her an yokluktan geri getirdiğini
göremedim.
Göremedim
Rabbim bugünü ödünç verdiğini.
Göremedim, bağışla beni…
Varlığa kör oldum, bağışla beni.
Fakat, şimdi gördüklerim körlüğümü gösterdi bana.
Geç kaldım görmekte ama
gördüm. Körlüğümü gördüm.
Tebessümü beton yığınları arasında sönen bebeler
gördümse de, biliyorum Senin El’inde şimdi hepsi
ve sonsuz tebessümler
verdin her birine.
Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,
biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi ve bitmez sevinçler
bağışladın her birine.
Ümitleri bir amansız sarsıntıyla yıkılan insanlar gördümse de,
biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde asude ve mutlu her biri..
Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım.
Hatırlamadım verdiğini
ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini ve yokluğa yuvarlayınca varlığımı hatırladım, ama geç hatırladım.Gördüm ama güç gördüm, acıyla gördüm.
Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm. Bollukta unuttum, darlıkta
hatırladım.
Affet beni Rabbim, bari, yoklukta Sana vardım.
Hiç olmazsa, hiçlikte Seni andım.
Şimdi, bir tevekkül var elimde. Başka her şey düştü avuçdan,
varlığım yokluğa döküldü. Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin
Elinde. Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma. Sadece yakarış yakışıyor
yakama. Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan.
Gönlüm hiç bitmez tesellini
özlüyor.
Sen ki, unutmaktan alıkoydun, nisyandan kurtardın beni Rabbim. Şimdi
isyandan koru beni. İsyandan koru beni, isyandan koru beni,
isyandan koru beni…
Ve affet zira, elimde duadan başkası yok.
Ve anladım ki, Senden başka sığınağım yok…
SENAİ DEMİRCİ
Uzayıp giden bir sızı halini alınca bu sessizlik bir çocuk ağlamaya başlar buğulanmış kalplerde.
Kırılgan zamanların yitik merhametiyle yüreklerde büyüttüğü bir yerdir o çocuk.
Adı: Zulümdür… Adı: Gözyaşı… Adı: Çaresizlik…
KUL OLALIM..

“insan yediğine bir baksin..gökten suyu indirdik,çekirdeğin çıkması için toprağı verdik..”
buyuruyor Allah c.c..
düşünün..düşünün..yediğinin güzel olup olmadığını hüner değil…
yediğinin tatlı mı tatsız mı olduğunu hayvanlarda biliyor…
önemli olan o yiyeceğini hikmetini anlamaktır…”
“hani ya dünya kurulalı dünyaya gelen insanlar ??
nerde onlar ??
sizde aynı şeyi ağzındasınız…anlayın bunu artık anlayın !!!!”"
“”günahları sen kondrol et..elimizde fırsat varken günahları terkedip kendimize gelelim..”"
“”kim sevap işlerse kendine işler…
kimde günah işlerse kendine işler…
yalnış niyetlerle bir şeyi kazanılmaz…
riyadan,gösterişten kimse bir şeyi kazanamaz…”"
“”"ölü ile diri bir olmadığı gibi,iyi ile kötü de bir değildir..
düşünelim….
iyi isek devam edelim..
kötü isek tövbe edelim…”"
“”Allah kullarından neler istediğini bildirmiştir…
yarın ahirete hiç kimse diyemeyecek ki “ben duymadim “….
“”ibadet ,kolay gelen kimseye ne mutlu ..”"
“”gelin Hak yolunda yürüyelim beraberce…”"
“”gelin..asker olalım islam dinine…
gelin…rest çekelim zalim kafirlere….
gelin…KUL OLALIM ALEMLERİN RABBİNE…”"”
–
bugün cuma..

Resulullah (Allah’ın selamı onun üzerin olsun), zevcesi Ümmü Seleme’nin evinde idi. Ümmü Seleme, gecenin bir saatinde onu yatağında görmeyince kalkıp aramaya koyuldu. Ve onu evin karanlık bir köşesinde ellerini göğe kaldırmış, ağlarken buldu:
“Nasıl korkmam, nasıl ağlamam Seleme’m? Nasıl kendi âkıbetimden korkmam? Mâkam ve mevkime nasıl güvenirim? Allah Teala, Yunus kardeşimi bir an kendi haline bıraktı ve bak; onun başına neler geldi.”

Selam Olsun Sabır kahramanlarına…
Melekler; “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun” diyerek selamlıyordu cennet ehlini…
Sabredilen ne idi ? Neye sabredildiği için böylesi bir selama muhatap olunuyordu insanoğlu…
Yüce ALLAH cc rehber kitabının bir çok yerinde “sabredenleri müjdele” diye sesleniyordu…Evet beklenen müjde işte bu “selam” idi…
Sabredenlere esenlik vardı, sabredenlere Adn cennetinin kapıları açılıyordu.
Gelen her türlü müssibete karşı o müminler -ki hikmetini bilerek “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, “ derler…Çünkü dönülecek o makam sahibinin müjdesi vardı…
Çoğu kez beklemek gereken noktalarda, susmak, hal lisanıyla ifade etmemiz gereken şeylerde sabrı yanımızda bulamıyoruz. Bulamıyoruz çünkü onun sırrını yüreklerimize idrak ettiremedik…Evet hepimiz sabrın acı ama meyvesinin tatlı olduğunu biliriz de, acının kucağına kendimizi atmak istemeyiz. Oysa ki zahmetsiz rahmet olmuyordu… Sabırda rahmet vardı, sabırda yüreği yüreklerin sahibine teslim etmek vardı…

Hz. İbrahim (as) bize sabrı öğretiyordu…Selam olsun İbrahim (as)’e…Nasıl bir yürek ki bir an bile tereddüt etmeden böylesi akıl almaz bir şeye “hüküm O’ndandır” diyerek teslim oluyordu…Evet akıl almadığı için Hz. İbrahim, Hz. İbrahim oluyordu.Bu teslimiyet ve sabrı ile RABBİ ona en güzel hediyesini verecekti.Çünkü o dostunu memnun etmişti… Ona oğlunu ikinci kez kez hediye etti….
Ya İsmail (as)… Selam olsun ona da…O sabrın ve teslimiyetin zirve ismi… Nasıl bir yürek ki sorgusuz, sualsız bir boyun eğişle “Insallah beni sabredenlerden bulursun” diyordu… Evet o sabredenlerden idi, RABBİ onu elbette mahzun etmeyecekti… İnandığı RABBİ ona da en güzel hediyesini veriyordu…-Ki o zaten bu uğurda ölüme razı olan, vuslatı arzulayan idi.
Ya Eyyub (as)… Selam olsun ey sabır ehli. Onun sabrı sabırların en mükemmeli… O “ Bana gerçekten hastalık isabet etti.Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin” diyordu RABBİsine…RABBİ ona hastalık müsibeti ile sınıyor ve dostluğunu pekiştirmek istiyordu… Eyyub (a.s) ilk önce malıyla , sonra da hastalıkla imtihan ediliyordu… Öyle bir imtiha –ki, yaraları yüzünden en yakınları bile yanına gelmez olmuştu…Vefakar eş onu yalnız bırakmadı, yalnız kalmamasını dileyen elbetteki RABBİ idi…
Ya Efendimiz… (SAV)…Binler selam olsun… O bütün güzel hasletlerin timsali idi… O her şeyin örneği..Bütün güzel kelimelerin sahibi…Eğer cümleler güzelse O’nun nurundandır… RABBİ sevgiliyi en çetin imtihanlara tabi tutuyor ama asla da yalnız bırakmıyordu…Efendimiz (SAV) hep kapısında idi ve RABBİ onu o kapıdan ayırmak istemiyordu…İstemediği için müsibetler onunla idi…Eğer verilmeseydi müsibetler yine O kapıda olacaktı…
Onlar ne şekil şart ve ortam olursa olsun sabrı kuşandılar… Çünkü onlar sabrın hikmetini bilenler idi. Bu kadar çileye, ızdıraba sabredenler elbette cennette melekler tarafından “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun” hitabıyla muhatap olacaklardı… Çünkü RABBİ onları müjdelemişti. Sırf onun müjdesine nail olabilmek için HAK’tan gelen her şeye razı olup sabır içinde teslim oldular… Çünkü inandıkları RAB onları sabrın neticesinde memnun etmişti…
Tarih sabır kahramanlarının hikayeleri ile doludur. Muhakkak ki onlar sabrın hikmetini bilip sabredenlerdi…Eğer bu hikmet bilinmese idi sabrın çok fazla önemi olmuyordu.. Sabrın Esma’ül- Hüsnaya bakan yönünü asla idrak etmeyen, düşünmeyen bir insandan sabrın alametlerini görmek imkansız gibidir. Çünkü onun bu noktada bir sıkıntısı yoktur. Yaşadığı bir acı olay karşısında sorgusuz sualsiz teslimiyet yerine “bunu yaşayan neden benim…zaten hepte beni bulur…v.s.” gibi sözlerle serzenişte bulunur ve rahatlıkla karşısındakinin gönlünü kırabilir, yakıp yıkabilir bir anda her şeyi…
Sabrı kuşanan sabır kahramanlarına selam olsun… Sabrı öğrettikleri için, sabrı yaşadıkları için…Sabrı üzerinde taşıdıkları için… Altın neslin oluşmasında bu güzel haslete önderlik yaptıkları için, selamlar olsun…
Sabır güzeldir, sabreden ise daha güzeldir.
RABBİM sabır gömleğini giyenlerden eylesin…
NEFSİMİZ VE.. O’NUN RAHMETİ (CC)

Hep en iyiyi istiyoruz kendimiz için, hep en güzeli tercih ediyoruz. Bir
yanımız bahar bahçe, bir yanımız salkım saçak…
En mükemmeli layık görüyoruz kendimize; aklımızca hayaller kuruyoruz, aylar
sonrasının planlarını yapıyoruz, ”Yarın ne olacak ?” sorusunu
düşünmeden…
Sanki elimizde bir hayat garantisi var…
” İşim olsun namaza başlarım”,
”Düzenim otursun Kuran okurum…”
Aylar geçiyor..Yıllar yılları kovalıyor,…
Anne oluyoruz, baba oluyoruz çocuklarımızla ilgilenmemiz gerek..Ev işleri,
iç işleri, dış işleri bakanlıgı derken seneler ardı ardına geçiyor..Namaz
kılacagız, Kuran okuyacağız.. İşimiz çok vaktimiz yok diyoruz.. Nefsimiz
elbette en güzel’in peşinde..
”En çok nasıl para kazanabiliriz?”
” En çok nasıl güzel olabiliriz, hatta en güzel biz nasıl olabiliriz, hatta
en yakışıklı olmayı nasıl başarabiliririz…’
Planlarımızın sonu hiç gelmiyor hiç…Kuaförlerden , tv. başından, magazın
dergilerinden başımızı kaldırıp bakmıyoruz etrafımıza..
Hem baksak ne göreceğiz ki? Diyoruz , herkes bizim gibi değl mi??? Farklı
olan ne var???

Ah nefs ah…Sana kanmak ne kolay..Parlatıyorsun gözlerimizi!!!
Senin yüzünden at gözlüğü ile bakar olduk dünyaya, AT gibi bakmak varken…
”Dünya müminin zindanı” oysa ki…!!
Hep her şeyi bildiğimizi sanıyoruz..Dev aynasında görüyoruz kendimizi…
Halbuki bi uyansak..Bi uyansakk..Aslında bildiklerimizin bir tuz tanesini
geçmediğini fark etsek…
Ey insanlar duyun artık duyun , değil sizin için en güzeli isteyen nefsin
istekleri değillllll; rabbimizin istekleriiii,!!!
Hangi anne yavrusunun ateşte yanmasını ister??
Hangi anne merhamet etmez yavrusuna…
Rabbimiz bizim ateşe girmemizi engellemek için adeta çırpınıyor,!!!
O (cc) annelerimizden , hatta bizi sevenlerden , bize ‘’sana aşığımmmm diye
bas bas bağıranlardan ! ” bile daha merhametli..
Bırakın dünyadaki ateşi, rabbimiz bizi cehennem ateşinden korumak için;tek 1
günahımıza karşılık , tek 1 günah yazarken ;bir yandan da diyor ki yazıcı
meleklere , ”ey melekler, gün doğana kadar erteleyin bu günahını yazmayı
kulumun defterine, ola ki tevbe eder…”
Nihayet ^^gecenin siyah ipliği ile beyaz ipliği^^birbirinden usul usul
ayrılmaya başlarken, dünya semalarında bir ses yankılanıyor..
”ALLAHÜEKBER!”
”ALLAHÜEKBER!”
”DUA EDEN YOK MU VEREYİM; TEVBE EDEN YOK MU AVF EDEYİM” diye sesleniyor
rabbimiz…
Tek bir sevabınıza, yoldan geçerkenn bir tek taşı, başka insanlara zarar
vermesin diye kaldırana dahi sevap üstüne sevap veriyor rabbimiz.. Bir
günaha tevbe edene kadar mühlet, sonra davet, icabet eden davete avf … Bir
sevaba ise on katı sevap… Buyrun gerisini siz düşünün…
Ya Resulullah

Bugün yine Seninle uyandım Efendim tıpkı diğer günlerde olduğu gibi gece de Seninle uyumuştum günün her anı böyle her an aklımda aynı soru aynı ızdırap…
Nurdan çehreni göreceğim anla kavruluyor yüreğim.O güzel yüzüne bir kez doyasıya baksam ne olur sanki çok mu şey istiyorum.Biliyorum ben layık değilim Seni görmeye ama Sen görülmeye layıksın…
Gökyüzü arştan arza kadar sana muhtaç sana hasret.Kainatta özlemin adı senle anıldı ilk kez.İlk senin nurun yaratılınca kainat, daha milyarlarca yıl öncesinden hasretle gözledi yolunu.Ve sen geldin bir zaman dindi hasretler toprak,hava,su, tabiat her şey gözün görüp göremediği her şey ..
.Evrendeki her nesne dünyaya doğru yaklaşmaya başladı Sen gelince.Sana bir an olsun daha yakın olabilmek için tutuştu gezegenler.Birbirleriyle öylesine yarışıyorlardı ki bu aşkları yörünge kanunları tanımıyordu…
Şimdi Sen buyur Efendim kainat seni bu kadar severken kalbi olmayan dağ taş Sana ölesiye sevdalıyken ben ne yapayım sinemi nasıl dağlayayım nasıl sabredeyim.
Gözümü kapasam sen açsam sen.Çöle bir nur gibi indin saçtın etrafına ışığını kainatın özlemini dindirdin , ama Sen gidince yine başladı o amansız özlem dayanamıyoruz artık her mümin kalbinde Senden bir kor taşıyor göz yaşlarımızla o ateşi söndürmeye uğraşıyoruz ama yandıkça daha da yanıyor işte olmuyor…
Varlıklar adedince selam ve salat olsun sana Efendim.Çöllerdeki kum taneleri adedince canım olsa da hepsini feda etsem yoluna.Aradığım hep Sensin ben Sende kayboldum Senle susadım ebediyete…
Cenneti istemeyecektim Rabbimden sonunda seni görmek olmasa, yalnız Sen orda olduğun için ben de gelmek istiyorum.
Belki karşına çıkacak yüzüm yok, bu günahkar ellerimle elini tutmaya cesaretim de yok bu günahkar gözlerimle gözlerine bakmaya da dayanabilir miyim bilmiyorum ancak kalbimdeki aşkla sana bir an yaklaşsam olur mu Efendim sen kimseyi geri çevirmedin Sana taş atana gül attın yıllar yılı Senin acınla inim inim inleyen bu kalbime de bir gül at o nurlu çehrenden bir nur bağışla ne olur ya Habiballah…
Alemler yaratıldı hürmetine Efendim Ey Allah’ın habibi gönüllerimizin sultanı, sahabeler yanı başında Seni görmeye doyamadılar biz ne yapalım nasıl dayanalım bu özleme…
Sana doyamayan gözlerden bir göz de ben olsaydım, senin hasretinle çırpınan bir kuşta ben olsaydım.Çölde sana hasret bir yudum su tanesi de ben olsaydım, gökte sana aşık bir yağmur damlası da ben olsaydım da dağları denizleri aşıp geçtiğin yola,bastığın toprağa düşseydim.
Biz seni göremedik belki ama öylesine bizdesin ki ölesiye sinemizdesin ki hayalin gönlümüzden hiç eksik olmuyor.Adını andıkça kalbimiz şenleniyor. Sen gidince dünya da yaşanmaz oldu bu acıya ancak her an Seni düşünerek katlanabiliyoruz.
Seni anınca tüm sıkıntılarımızı unutuyoruz keşke her an senin aşkınla oturup kalksak ancak anladım ki biz çok geç kaldık ama ne olur zaman mekan aşan sevgili Sen teşrif et sen nurlandır gönlümü.
Ey kupkuru çölleri cennete çeviren sevgilim,ey sevdasına yandığım,ey aşkına susadığım, ey kainatın efendisi, ey aşıkların değişmez maşuku, ey güzellerin bakmaya utandığı Efendim Sana sesleniyorum ne olur gel artık yandım eridim bittim gel artık Ya Resulullah…
“Hoştur bana senden gelen …. Lütfun da hoş, kahrında hoş”…
Sabır,
amelle, tevekkülle… Sabır, gayretle, alınteriyle…
Sabır, taviz vermeksizin direnerek… Sabır, kalbini günah lekesiyle kirletmeden…
Sabır, incitmeden ve çok daha zoru incinmeden…

’Harcarım’’ Yüreğimi!…
Bir cüzdan alır biraz da para, çıkarım sokaklara… Nerede çarşı-pazar ben orada!..
Başıboş gezerim, gözlerim vitrinlere takılır ve şeytan bahaneler gönderir imdadıma… Her yeni şey için, vardır sebebim… Alışveriştir tek derdim… Çılgınlar gibi para “harcamak”… Evet “harcamak”; zamanı ve parayı… Ziyan edilen nice nefeslerimin yanında nedir ki, zaman ve para… Ve vicdanımın sesini kısarım, başlar mâcerâ…
Ellerimi ve de kalbimi hesapsızca dolduramazsam, eve dönemem… Ruhumu tatmin eden bu alışveriş, bana geçici mutluluğu verdikten sonra ertesi gün olur. Duramam evde… Şeytan bir bahane gönderir, âcil posta ile… “Evet!” derim bunun için çıkmam lâzım çarşıya… Gezerim, gezerim… Gezerim… Doludur ellerim… Şeytanın bahanesi bile utanır kendinden… Çünkü alışverişle tatmin olduğunu sanan kalbim, kendisine daha kaliteli sebepler göndermiştir “harcamak” için zamanı ve parayı…
Yine akşam olur… Vicdanımın sesini kısarım…
Yürürüm, aldıklarıma bakarak… Eve gelirim, bahanelerimi içimden tekrarlayarak… Yine kısa sürer sevincim… Bir şeyler eksiktir… Poşetlere bakarım, almışım halbuki her şeyi…
Yüreğime bakmak gelmez aklıma… Yanlış yerlerde ararım, eksik olanı… Aç olan ruhumu kandıramadığımı, sonraları anlarım… Harcanan koca bir zaman ve para kalır ardımda… Asla geri getiremeyeceğim nefeslerimin yanına eklerim onları da..
Ruhum yine açtır… Kimsesiz bir çocuğun haberi gelir kulaklarıma… Vicdanımın sesi artık haykırır… Bir ayakkabı parama, bir ay doyacaktır karnı… Gözlerim dolar ve yüreğimi korku kaplar… Kimseye anlatamam çarşı-pazar günlerimi, saklarım utancımdan… Şeytan da artık tanımaz beni…
“Neler yapmışım ben?” derim… Temiz ve kaliteli hayatı ne kadar saptırmışım amacından… Markalara takılan yüreğim, israf vitrinine süs olmuş… Ayaklarım bile utanmış, paramı ve de zamanımı “harcamaya” giderken… Kimsesiz nice çocukları silmiş alışveriş sevdam, kalbimden… İki omzumdaki melekler utanmış, körleşen bedenimden…
Ne bakmaya yüzüm kalır ihtiyaç sahiplerine; ne de bu rızkı veren Rabbime şükretmeye…
Silkelenir benliğim… “Dur!” derim, beni sürükleyen bu israf rüzgarına… Tutunurum vicdanıma …
“Geç değildir hiçbir şey için, nefes aldığın müddetçe!..” cümlesi yetişir imdadıma… Ruhum doymaya başlar yavaşça…
Ellerim boştur, ama eksiklik yok olur… Nasıl da zavallı bir şekilde aramışım sokakta mutluluğu… Cüzdanıma dolan her israfımın faturası ödenecektir kıyamet toplantısında…
Yavaşça abdest alırım… Dönerim içime… Kâbustan uyanan yüreğimle ellerimi açarım duâya… Sadece maddî yardım yetmez… Nice duâya ihtiyacı olanlar vardır. Bu kadar yardım açığı varken israfla yaşamayı başarabilen ben, acırım hâlime..
Ve tövbelerim ile sığınırım, beni rızkımla insanlığa “yardım eli” kılan Allah’a…
Sabır…
Bir kardelen çiçeği misâli, nârin, nâzik, ama kararlı…
Ya da Nemrud’un ateşini gül bahçesine döndüren Hazret-i İbrahim gibi, emredileni,
sadece emredildiği için ve emredildiği şekliyle yaptıktan sonra başa gelene boyun eğerek…
Türkan Abla’nın “kızları kullanma” planı
Ergenekon’un 12′nci dalgasında basılan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Kadıköy şubesinde ele geçirilen “şifreli” bir dosyaya dikkat çekiyor.
Operasyon anında silinmeye çalışılan dosyayı, Emniyet bilişim uzmanları kurtarmayı başarmış.
Son operasyonda 13 şubesi basılan ÇYDD, hasta olan Genel Başkan Prof. Türkan Saylan’ın evi arandığı ve derneğin burs listesine de el konulduğu için operasyona yönelik eleştirilerin merkezi olmuştu.
“_2008 toplantıözeti” başlıklı dosya, ÇYDD’nin ilişkileri ve çalışmalarının kamuoyuna sunulduğunun aksine masum eğitim faaliyetlerinden ibaret olmadığını ortaya koyuyor.
Dosyada yer alan kararlarla ilgili sık sık “Türkan Abla” referansı yapılıyor.
Mesela ÇYDD, araç yakan PKK’lı eylemcilere bursları polisin uyarılarına rağmen bilerek kesmemiş.
Gerekçe “Türkan Abla”. İşte o çarpıcı not:
“Polis içinden gelen bilgilere göre araç yakanlar nedeniyle burslar konusunda daha dikkatli davranmak zorundayız.
Türkan abla ‘gerekirse kayıt silinsin ama bursta kesintiye gitmemeliyiz’ görüşünde.
Acil durumlarda yalnızca Türkan ablanın belirlediği listedeki polis müdürleriyle görüşülecek”
Ancak şifreli dosyada askeri okul öğrencileri ile ilgili çok daha şok edici ifadeler yer alıyor.
“Askeri okullara yakın çevrede oluşturulan kız evlerine en uygun kızlar seçilerek bu evlere aktarılacak.
Çalışmanın hassasiyeti sıklıkla vurgulanacak.
Kızlara her türlü fedakarlık yapmaları için yönlendirmede bulunulacak.
Kuleli’de rehberlik dersinden yararlanılacak”.
Bu skandal kararların alınmasını sağlayan Türkan Abla kim olabilir?
Kuleli Askeri Lisesi‘nden neden “yararlanmak” istiyor?
Askeri lisenin yakın çevresine neden kız evleri açar?
Kızlardan istediği “her türlü fedakarlık” neleri içeriyor?
Bu ifadeleri çok daha önemli kılan diğer bir neden de, yine Kadıköy Şube’nin bilgisayarında bulunan şok mektup.
Tuğamiral “S.O.K.” imzalı mektuba da “Amiral’den gizli mektup” manşetiyle geçtiğimiz hafta yine gazetemizde yer vermiştik.
Skandal mektup da “Saygıdeğer Hanım Efendim” diye başlıyor.
ÇYDD’nin Deniz Askeri Lisesi ve Deniz Harp Okulu’na “Ata Evleri” üzerinden elemanlar sokması ve kadrolar oluşturması için öneriler sıralanıyor.
Kuleli’de olduğu gibi “kızların kullanılması” tavsiye ediliyor.
Skandal mektupta “askeri öğrencilerle tanıştırılan kızların, öğrencilerle olan irtibatlarını aksatmamaları” isteniyor.
Yine burs verilen kızların teğmenleri “kontrol” için kullanılması talep ediliyor:
“Okudukları süreçte tanıştıkları kızların teğmenlerin evlerine sık sık giderek veya Kocaeli Üniversitesi’nde tanıdık kızlarla tanıştırılarak kontrol altında tutulması gerekmektedir“.
Bir tuğamiralin “Saygıdeğer Hanım Efendim” diye hitap ettiği kadın kim olabilir? ‘Türkan Abla’ ile aynı mı?
Okumak isteyen maddi sıkıntı içindeki kız öğrencileri burs karşılığında bu tür faaliyetlerde kullanmak, şayet gerçekleştiyse, çağdışı istismarın en büyüğü değil mi?
Türkan Abla, kızları kullanıp ne tür bir kadrolaşma faaliyetinde bulundu?
Genelkurmay Başkanlığı herhalde ÇYDD burslular ile “öğrenci ya da mezun” mensupları arasındaki temasları araştırmaya başlamıştır.
Orgeneral İlker Başbuğ eminin yapacağı basın toplantısında, bu karanlık faaliyetler hakkında da Türk halkını bildirecektir.
Böylece “Saygıdeğer Hanım Efendim” diye hitap edilen “Türkan Abla“nın kim olduğunu da bütün Türkiye öğrenmiş olur.
Ve Unuttuk Gittik, Gazze Seni !..
Yeni bir güne uyandın yine yüreğim…
ellerinden tuttuğun her bir ümidi,sevgiyle bastın bağrına..
sormaya meyilli gözlerinle hala o cevabın peşindesin, biliyorum…
ama yine sus yüreğim!
sen sus…
Duygularımızı TV ekranlarına bağlamışız, TV ekranı ile gülüyor, TV ekranı ile ağlıyoruz.
TV ekranları gören gözlerimizin yeğane alış veriş pazarı olmuş durumda.
Ve unuttuk parçalanmış bedenleri
ve unuttuk ağlayan anaları ve unuttuk dul kalmış kadınları,
kimin aklına geliyor dedelerini kaybetmiş yavrucakların buğulu gözleri.
Ardından bozulmuş bostanları, yıkılmış dört duvarlı kulübeleri
ve cami duvarların yıkılmış halini, duman tüten yanmış cesetleri,
dert yurdu ölüm kokan şehrin yazgısını unuttuk.
Sahi neleri unutmadık ki! Bunu hatırlayalım.
Bir Kudüs aşkını sattık zihinlerde önceden,
ihanetin bedelini ödettik güya aklımızca.
Bir ihanetin bedeli idi gördüklerimiz, ihaneti aramadık kendi özümüzde oysa.
Ruhul Kudüs gitmedi sadece, elimizden, kalbimizden, Mescidi Haram gitti kollarımızdan.
Alıp götürdüler. Bir ananın zorla alınmış yavrusunun ardından bakması gibi bakamadık bile… İhanet vardı ve hak ediyorlardı.
İç dünyamızda yorumu, azdı bile çektikleri! Giden onurumuzdu anlamadık.
Giden insanlığın geleceği idi nasılda görmedik.
Ne diyeceğiz ki! Oysa bir nöbet yeri idi Kudüs!
Size seslenmek istiyorum ey ceddim!
Bilinç tarlamıza ekilen ihanet düşüncesi tohumları tutmuştur.
Ondandır belki hemen unutuyoruz.
Öfkelenme kaynağımız duygusallıktan, duygusal öfke ne kadar sürer ki?
için öfkelenmek ne demek?
Kolları kırılan delikanlıların dirsekleri olsa idim.
Yavrusuna siper olan babaya onu koruyan varil ben olsa idim. Ama ne zamana kadar?
TV ekranları sönene kadar, bu kadar duygusal öfkemiz.
Bir imparatorluğu cömertçe yerken, çaresizlik ve ihanet içinde olduğumuzu,
başkasının üstüne atmak için Araplardan ihaneti gördük diye
Ortadoğu’nun çiğnenmesine oh çeken bir neslin evlatları olduk.
Bu sözlerle büyüdük, Coca Cola tabelalarının,
Marllboro sığarsının dumanlarının koktuğu sokakların kollarında.
Kırmızı araba düşlerimizle Almanya hayalleri kurarak döndük batıya suratımızı.
Bin yıllık sınır dostumuz, bin yıllık davalımız oldu birden bire, Arap hainlerden sonra. Unuttuk İstanbul sokaklarında İngiliz askerinin Beyoğlu’nda kadınlara sarkıntılık ettiğini. Maraş, Fransız kokuyordu Sütçü imama kadar.
Hemen unuttuk olan biteni Gazze yi unutur gibi.
Ama bizimle yaşayan kardeşlerimize sürülen ihanet yaftasını unutmak zor oldu.
Siyonist köpek her kurşun sıktığında aklımıza Arapların ihaneti geldi.
Biraz atlatmışken zihnimize ekilenleri, vahdet yeşerirken aklımızda ama hala unutma alışkanlığımız hâkim dünyamıza
Ve unuttuk gittik! Çünkü zihin dünyamız bir balçık üzerinde idi.
Çünkü öfkemizi duygusal zihnimiz besliyordu.
Duygusal ortam kaybolunca gözlerimizden, unutuyordu zihnimiz.
Gözle görmek bazen kötüdür. Kalp gözü ve ferasetle görmek gerek çoğu zaman.
Gazze bizde bir mazi oldu artık. Sahi kim giydiriyor, evlerinde gar dolapları yok olmuş yavruları? Hangi ana bahçesinden marul kopara biliyor sabah kahvaltısında?
Bir çuval un kaç para sahi?
Kudüs bir nöbet yeridir. Hicaz bir nöbet yeridir. Bütün müminler için!
Şimdi bizim yerimize de nöbeti layığı ile tutan
Filistinli kardeşlerimize dua ve yardım zamanıdır.
Unutmayın onların çektikleri sıkıntıların tek sebebi,
o topraklarda Müslüman bir halk olarak yaşamalarıdır.
Batı vahşi bir şeytanın kuklasıdır. Mabetsiz kalmak savunmasız kalmak demektir.
Mabetlerin ardından şeytanın hedefi İstanbul’dur.
Coca Cola içmeyen bir nesil gelmektedir.
Kollarımız kırılmadan kaldırıp dua edelim;
Yarabbi Kudüs’ü bize geri çevir
ve bizleri Kudüs’e sahip çıkabilen güçte bir nesil olarak yeşert…
Özgür Kudüs’te bir Cuma namazı kılma umudu ile.
Senin için akan gözyaşına talibim Ya İlahi..
Ya İlahi, bu yürek Senin için Sana yanmak ister..
Öyle yanayım ki.. Ya İlahi..
Sevdan geceleri uykumu bölsün, günün aydınlığında gafleti silsin..
Her hâl’de Seni arıyayım, her hâl’imle Seni bulayım..
Her kapının anahtarı Sende Ya İlahi..
Sana gelen tüm kapıları arala, sessizce süzülüp geleyim yanına..
Sana gelen yollarda beni nefs eline bırakma, Dostlarını yoldaş eyle yolculuğumda!
Sen tut ki.. yüreğimin elinden, ayağıma çakıl ve taş deydiğinde, düşmeyim sendelemeyeyim..
Sana çıkacak yollarda, Sen tut yüreğimin ellerinden..!
Emanetini sağlam ulaştırmayı nasip eyle..
Doğduğum gün verdiğin o tertemiz kalbi, aynı temizlikte emanet etmeyi nasip eyle..
Kirlerden pak eyle bu kalbimi, parçalamaya meyl eden faniliklerden uzak eyle..!
Senin verdiğin gönül de, Sen’in ile geleyim Ya İlahi..
Yalan tutsaklıklara esir etme bedenimi,
Üzerimde yalan ve yalnış hiç bir sevdanın izini bırakma,
Gönlüme her gireni, bana Seni getirdiği için seveyim,
Sana gelebilmek için sevileyim..!
Gözeten Sensin her halimi.. Sen koru benliğimi..
Sana emanet ettim yüreğimi.. her halimi..!
Dünya kuyusunda Yusuf (Aleyhisselam)’ın teslimiyetini ihsan eyle bu bedene,
Yakub (Aleyhisselam)’ın, Yusuf (Aleyhisselam)’a hasreti gözyaşı oldu ömrüne, gözlerinden etti hasreti..
Sabır ile duâsı ile kavuşturdun hem Yusuf’una hem gören gözlerine..
Senin için akan gözyaşına talibim Ya İlahi..
Öyle yanayım ki..
Yüreğimi aşkına kurban eyle..!
Gözümün yaşı ile sabredenler gibi kavuşmak nasip eyle..!
Sana kavuşmanın adı ise ölüm.. ölümü sevdir bana,
Soğuk deymesin şu dilime, en sıcak kelime olsun.. vuslatın adı..
Öyle yanayım ki.. Ya İlahi..
Ölümü özleyen bir beden de ben olayım..!
Ölümlerin en güzeline talibim,
Faniliğe rağbet ettirme,
Ömrüme ömür bereketi ver ki.. Ellerim boş gelmeyeyim o en güzel kavuşma anına..
Ömrümü tükettiğim yerlerin adını, malımı harcadığım yerlerin adını güzel eyle..
Bedenimi yıprattığım yolları hayır eyle,
Hesabımı kolay, amelimi bol ve güzel eyle..
Öyle Yanayım ki.. Ya İlahi..
Senin için yaşayıp.. Senin için öleyim..
Öyle bir iman ver ki Ya İlahi.. Yalnızca senin için yanayım…
AMİN…AMİN…AMİN…
Açık”ta bırakılmış kadınlar…
Açık”ta bırakılmış kadınlar…
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa
tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış
elbisesi değil dikkat çeken.
Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi
özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana
yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil,
elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.
Öylesine yok gibi ki elbise hepten
çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor.
Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.
Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı.
Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer
gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış
düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini
kaybettiğini sanıyordu.
Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de
eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize
kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz.
Seyredilmek
isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe
oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene,
içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur
edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda.
Uçağa yetişme telaşının sardığı,
tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha
plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire
çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış”
değil “açıkta bırakılmış” oluyor.
Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık
içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor
ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına
indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor.
Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi
bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi
bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan
sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs
dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap
alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.
Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi
değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma
duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna
sürecinin kurbanı..
Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç
duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da
ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları
evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir
iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el
hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o
nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor
onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve
“sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır
çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara
açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi
duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor
ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.
“Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da
olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor.
Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor.
Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor,
teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında
eziliyor.
Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza
saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten
tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek.
“Tesettürsüzlük
nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren
her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”…
Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği
gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu..
Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…
Aç kapılarını Kabe Muhammed Geliyor
Bir at üstünde kanatlanmış geliyor sanki,
Ümmetin efendisi.
Suruşunda bir asalet, ve gözlerinde tebessüm.
Ağlamaya alışkın gözler bu defa gülüyor.
Sultanlar sultanı geliyor,
Alemlerin peygamberi geliyor.
Muhammed Geliyor…
Sırtında sanki dağlar taşıyor.
Gözlerinden sanki ummanlar akıyor.
Gülüyor nurlu yüzü,tebessümü ashabı’na cesaret veriyor.
Başlar önde,Kabe kollarını açmış bekliyor.
kabe yarini bekliyor,kabe sahiplerini bekliyor.
Ashab’ın yüzünde bir heyecan.
Ve Muhammed Gülüyor.Aç kapılarını kabe,
Çünkü sevdalın geliyor.
Mekke’nin kapısından asırlık bir devir için
bütün ihtişamıyla,gökleri bile ağlatan peygamber giriyor.
İşte zeyd,kalabalığın içinde gizlice ağlıyor.
Cafer ellerini yüzüne götürmeye utanıyor.
Yasir Rasullullahın yüzüne sanki aşık olmuş,
Nasıl da hayranlıkla bakıyor.
Ve bütün ağızlarda salavat
Gökler Allah sesiyle inliyor.
Bütün ihtişamıyla bir devri aydınlatmaya
Aşka susamış insanlığa aşkı sunmaya
Muhammed geliyor.
Çamurdan putların üzerine yağmur düşüyor.
Kabenin önü kirli su Muhammedim,
Senin nur’unla arınıyor.
Sırtında sarı elbisesiyle,Gülen nurlu yüzüyle,
Bir devenin üzerinde Rasullullah geliyor.
Nasılda belli sırtındaki yük,çektiğin çile,
Halid bin velid ellerini semaya kaldırıyor.
Ne müthiş bir andır bu,gökler senin isminle yankılanıyor.
Lailahe illallah Muhameden Rasullullah.
Aç kapılarını kabe,senin tek sevdalın geliyor.
Muhammed geliyor.
Hz.Hamzanın savaşını vermeye yemin etmişçesine,
Gözlerini tutamıyor kusam-bin Abbas.
Seni korumak için Uhud’da kendini siper ederken habeşi
Allah dedi,tekbir Allah.
Muhammedi yaradan ve bizlere Rahmet yollayan
Allah için savaşın dedi.
Haykırırken dili bu anlatılmaz sevdayı,
Yüreği sanki ondört yürek oldu aşkından.
Kab’bin Malik kabenin kapısında el pençe,
Sana divan duruyor,
Deven sanki üzerinde bir asrı taşıyor.
Herkes deven olmak istemişti orda.
Seni omuzlarda taşımak ve salavatlar sunmak için sana.
Kabe hiç bu kadar dile gelmemişti.
Aç şimdi kapılarını kabe.
Sultanlar sultanı geliyor.
Efendiler efendisi geliyor.
Aç kapılarını kabe…Muhammed geliyor…
Mekke’nin kapısından bir ihtişamla,
İnsanlığın önderi giriyor.
Babasızlığın acısını yaşayıp yıllardır,
İçinde sakladığı sevdayı sunmaya geliyor.
Bilal-i habeşi ezan okuyor kabenin tepesinde.
Bütün gözler göğe bakıyor.
Rahmet iniyor gökyüzünden.
Sultanımın gözlerinde bir tebessüm,
Sanki omuzunda bir dağı taşıyor.
aç şimdi kapılarını mekke,
Aç kapılarını kabe,
Çünkü Rasullullah geliyor,Muhammed geliyor,Muhammed geliyor…
Haydi huzura, haydi miraca, haydi kurtuluşa

Okunan ezan; “Allah en büyüktür, Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, şehadet ederim ki Muhammed O’nun resulüdür, Haydi namaza, haydi kurtuluşa, Allah en büyüktür, O’ndan başka ilah yoktur.” diye günde 5 defa gerçeği tekrarlayıp Allah’a davet ediyor.
Onu ne zamandır böyle dinlememiştim. Hani insan çabuk alışır ya ve alıştığının kıymetini de bilemez hale gelir ya… Ya da sıradanlaştırır ya bazı nimetler; sanki öyle bir hal çökmüş üzerime de “sadece giren namaz vaktini haber veriyormuş” gibi bir dinleyişle dinlermişim ne zamandır.
Gün içinde birçok seçimler arasında gidip geliriz. Onu mu yapsam, bunu mu? Hangi duygum hakim olsa bugün davranışlarıma? Yine sıradanlaşmış birçok kalıpla, düşünmeden davranır, konuşur birşekilde bir günü daha geçirmiş oluruz. Zaman zaten dur desek de durmuyor, bizi dinlemiyor. Bizim onu değerlendirip değerlendiremediğimize bakmıyor. “Sadece bir defacık yaşanacak anlar”dan ibaret zamanı, günde beş defa bölüp gerçeği haykıran, hatırlatan bu sesle okumak ve değerlendirmek ne güzel olur ve huzur dolu, bereketli anlar yumağı olmaz mı? Yeter ki kalıplardan sıyrılıp, yüreğimizle dinleyebilsek:
“O kadar üzülme, düşünme: Allah’tan büyük hiçbir şey yok ve O’ndan başka ilah da yok. Herşey O’nun, herşeyin tek sahibi O, ne üzül, ne şımar, dönüp dolanıp O’nun huzurunda toplanacaksınız. Hani senin masal gibi dinlediğin Muhammed (Aleyhisselatu Wesselam) varya; O, Allah’ın Resulü, yani elçisi. Hani hep bir yolgösterici ararsın ya, işte aradığın o.
Haydi şimdi namaza, kurtuluşa gel. Rabbinin huzurunda saygı duruşu yap, eğil, secde et; sun O’na kulluğunu. O’na sığın, O’ndan iste, O’ndan âlâ dost, O’ndan âlâ kurtarıcı bulamazsın. Bak! Seni huzuruna davet ediyor. Miraca çıkmak ve dünyanın ağırlığından sıyrılıp huzura ermek istemez misin?
Geldiğin kapıya yüzünü dönüp, yine O’na döneceğin bilinciyle, hatalarına tevbe edip kalbini temizlemek ve bundan sonraki hayatında, namazla, Allah’la yaşayıp, yüzü ak dönmek için O’ndan güç-kuvvet istemeye var mısın?
Haydi huzura, haydi miraca, haydi kurtuluşa. Unutma en büyük Allah’tır ve O’ndan başka ilah yoktur. Allah’tan başka hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmana gerek yok.”demiyor mu ezanlar bize?

DEDİM Kİ; ÇOK YALNIZIM!

Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: … فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH’ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH’ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.
Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.
Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُALLAH’tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.
Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH’ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden ‘İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var’ dedim.
Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
‘ALLAH kuluna yetmez mi?’ (Zümer-36) dedin.
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey inananlar! ALLAH’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
Kendi kendime dedim: ALLAH’ım seni çok seviyorum.
İŞTE ÇEV’İN BURSLARI(baba beni fişlediler!!)

ÇEV’in burs kriteri din, mezhep ve etnik köken olarak öne çıkmış. Bir öğrencinin burs talebi ‘Çok ihtiyacı var ama İHL’li’ diye geri çevrilirken, başka bir öğrenciye ‘Alevi hemen verelim’ notu yazılmış.
ERGENEKON terör örgütü iddiasıyla başlatılan soruşturmada Genel Merkezi aranan ve Genel Başkanı ‘firari şüpheli’ konumunda olan Çağdaş Eğitim Vakfı’nın (ÇEV) burs verdiği öğrencileri çağdışı bir zihniyetle ayrımcılığa tabi tuttuğu ve öğrencileri din, dil ve mezheplerine göre fişlediği ortaya çıktı. ÇEV’in 2005-2006-2007 yılı hesap ve işlemleri hakkında İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü, İl Vergi Dairesi, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin yaptığı denetim sonucu hazırlanan raporda ilginç tespitler yapıldı.
ÇAĞDIŞI BURS KRİTERLERİ
ÇEV’İN burs kriterleri de tartışma yaratacak cinsten. ÇEV’in burs verirken öğrencilerin gerçekten ihtiyaç sahibi olup olmadıklarına değil, dilleri, dinleri ve sosyal hayatlarına bakıldığı iddiası da raporda yer aldı. Y.T.Ü. öğrencisi S.Ç’nin burs talebinin reddedilme gerekçesi şaşkınlık yarattı. S.Ç. için yapılan değerlendirmede ‘İmam Hatip Lisesi’nden geliyor. İhtiyacı çok var ama bana biraz gerici bir genç gibi göründü-Hayır’ ifadelerine yer verilmiş. Ahasker Ahaskerov isimli yabancı bir öğrencinin burs talebi ise ‘Resmen takiyye yapıyor-Hayır’ notuyla reddedilmiş.
IRK, DİN VE MEZHEP AYRIMI
RAPORDA vakıf yöneticilerinin burs verecekleri öğrencileri din, ırk ve mezhep ayrımı yaparak belirledikleri, burs vermede Alevi ve Kürt öğrencilere öncelik verdikleri belirtiliyor. Raporda, burs talebi kabul edilen bazı öğrencilerin karşılarına düşülen notlar şaşkınlık yarattı. Irk, din ve mezhep ayrımı yapıldığı iddialarını doğrulayan notlardan bazıları şöyle: ‘C.H. İ.Ü İletişim. Alevi-Hemen verelim’, ‘N.Ö. İ.Ü. Cerrahpaşa. Şeriata kesin karşı’, ‘M.M.Ş. İ.Ü. Cerrahpaşa. Kürt ve akıllı bir çocuk. Olumlu’.
BASKIYA DELİL BURS YÖNETMELİĞİ
ÇEV’İN burs verdiği öğrencileri, eylemlere, mitinglere, sosyal ve siyasal faaliyetlere katılmaya zorladığı iddiaları da ÇEV Burs Yönetmeliği’yle delillendirildi. ÇEV Burs Yönetmeliği’nin 14. maddesi 4. bendinde ‘ÇEV’den burs almaya hak kazanmış öğrenciler Vakfın yapmış olduğu etkinliklere, sosyal ekonomik ve siyasal faaliyetlerine katılmak zorundadır. Katılmadığı takdirde o ayki öğrenim bursu kesilebilir’ deniliyor.
Yalancı tanıklık yap yazlığım senin olsun
ERGENEKON firarisi ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer’in adı ikinci iddianamede yer alıyor. Yaşer, e-mail gönderdiği kişiye, Fettullah Gülen davasında yalancı tanık olması karşılığında Bodrum’da villa vermeyi vaat ediyor. ‘’gyasen@süperonline.com’’ adresinden 5 Ocak.2002 tarihinde ‘’hayricanoz’’ nick nameli kişiye gönderilen e-mailde şu ifadelere yer veriliyor: ‘… Ortak görüş ikimizin en kısa zamanda Nuh …… giderek görüntü ve seslerin montaj olduğu böyle bir konuşmanın geçmediğini söylememiz gerekiyor. Yoksa çok kötü olacak benden bu fedakarlığı esirgeme lütfen. Cumhuriyeti, Atatürk’ü seviyorsan lütfen Nuh beye gidip ifade verelim. Konuştuklarımızı inkar edelim. Bak eğer bu fedakarlığı yaparsan Bodrum’daki yazlığımı hemen sana vermeye hazırım. Telefon açma dinleniyor acele email çek. G.Yaşer.’’
YİNE ‘gyasen@süperonline.com’’dan 23 Ocak 2002 günü ‘hayricanoz’’ nickli kişiye gönderilen e-mailde ‘Sevgili Mesut Fettullah’ın davasıyla ilgili aleyhte yeni tanıklar bulmamız lazım. Bizim avukat Hüseyin bey mahkemenin aleyhimize doğru gittiğini, Eyüp ve Serhat alçaklarının da her an karşı tarafa dönebileceğini söyledi. Şu bizim Serhat’ın bir akrabası varmış. Cihat isminde bir çocuk. Biraz para vererek, Fettullah aleyhinde mahkemeye çıkartmayı düşünüyorum’ diyor. Yaşer aynı mailde ‘Durumlar bildiğin gibi değil. Acilen yeni tanıklar bulmamız lazım. Fevzi…Paşa ve Kemal Yavuz Paşa vasıtasıyla görüştüm. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç ile bir kez daha bu konuda görüşeceğiz. (…) Dünya Kiliseler Birliği ile Lionslar’dan Arif bey vasıtasıyla para yardımı sözü aldım. Hiç korkma herşey yoluna girecek’ diyor. HELİN ŞAHİN
İzinsiz yardım almışlar
ÇEV’İN izinsiz olarak aralarında Dünya Kiliseler Birliği başta olmak üzere Operation Carifornia Inc ve Charlies Aid Faundation gibi yabancı kuruluşlardan yüklü miktarlarda bağış almış. ÇEV Marmara depremini sonrası Kiliseler Birliği’nden ‘Mağdur olan öğrencilere destek’ adı altında toplam 185 bin dolar almış.


Ya Vedud, Aşkına Dilenciyim
El-Bais (ölüleri dirilten) diyorum. Ölü olan kalbime el-Bais isminle tecelli et.
Es-Samed olan muhtacım sana. Sen ki el-Kadir’sin istediği gibi yaratmaya muktedir olan.
El-Evvel’sin her şeyden önce var olan.
Kendinden başka hiçbir ilah bulunmayan tek birsin ALLAH’ım.
Bense günahkâr, aciz kulum. Yolundan şaşan, sapıklıklara düşen, hep isteyen hiç vermeyen.
El-Kuddüs olan, el-Melik saltanatından şüphe edilmeyen.
Er-Rahman’sın, kendi sıfatlarından bahşetmişsin bizlere.
Ama biz bahşettiğin sıfatları kötüye kullanarak zulüm yapıyoruz kendi kendimize.
El-Batın’sın akılların idrak edemeyeceği yüce azabı gizli olan.
Ama yağdırmıyorsun azabını kullarının üstüne.
Es-Sabırsın çünkü çok sabırlı olan isyankârlardan acele intikam almayan.
El-Metin, güçlü olan sensin. El-Mecid, şanı ve şerefi çok üstün olansın.
El-Hamid’sin ancak kendine hamd edilen, bütün varlığın diliyle övülen.
El-Vali bu muazzam kâinatı ve bütün hadisatı tek başına idare eden sensin.
Aklımı ve kalbimi dinin üzerine sabit kıl. Gören kör olmaktan sana sığınırım.
El-Basir isminle tecelli buyur kalplerimize.
El-Vasi lütfu bol olansın lütfunla şereflendir bizi.
Dünya meşakkatlerinde kaybolduğumuzda el-Kabıt isminle indirirsin rahmet tokadını bütün benliğimize.
Dilediğine darlık veren, sıkan, daraltansın çünkü.
El-Müzin’sin zillete düşüren, hor ve hakir eden.
Ed-Darr’sın elem ve zarar verecek şeyleri yaratan, hüsrana uğratan.
Er-Rauf merhamet edici, pek şefkatli olan. Rahmet tokadından sonra Hakk’ı bilenlerden olmayı nasip eyle.
El-Halim olan el-Kabıt ismin tecelli etti içime.
El-Basit isminle rahatlatman için dualardayım şimdi.
Biliyorum el-Mucid’sin duaları kabul eden, el-Kerim’sin çok ikram edici.
Yarab! El-Gaffar isminle bağışla günahlarımızı.
El-Vahhab isminle çeşit çeşit nimetlerini bağışla.
Er-Rezzak isminle rızıklandır bizleri.
Dara düştüğümüzde el-Fettah isminin tecellisiyle darlıktan kurtulmayı nasip eyle.
El-Vehud iyi kullarını sevensin, bizler muhtacız sevgine, sevilmeye layık olan sensin.
Layıkıyla sevmeyi nasip eyle. El-Veliyy seçkin kullarına dostsun, dost olmayı hak edenlerden eyle.
İki büklüm olmuş acizliğimi kabul etmekteyim. El-Tevvab isminin tecellisiyle tövbe ediyorum.
El-Afüvv isminle affedecek olan sensin ancak. Zülcelali ve’l-ikramsın,
el-Muğni isminle zenginlik ver. Muhakkak ki her şeyden haberdar olan el-Habir’sin.
Her şeyden haberdar olan Mevla’m el-Hafıd isminle dereceleri düşüren,
el-Rafi isminle de dereceleri yükselten dereceleri yüksek olanların arasına dâhil et bizleri.
Şüphe yok ki el-Gafur’sun, el-Baki’sin. Bazı şeylerin meydana gelmesine müsaade etmeyen, engelleyen el-Mani’sin.
İstediklerimizden hayırlı olmayanlara el-Mani isminle engel ol Yarab!
En-Nur isminle âlemleri nurlandırdığın gibi kararan kalplerimizi de nurlandır.
El-Varis sensin varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi. Sahibimiz sensin el-Berr,
el-Zahir ve el-Ahir (ÂMİN)
Yaşanan ve lütfedilen güzellikler kimi için tesadüf kimi için mucizedir.
Oysaki mucizeler dualarımızın sonucudur.
Hayat duaya vesile iken, mucize duaya gebe.
Ve bizler mucizeye ulaşmak için Rabbine el açanlardanız.
Birliğimizi sağlayan en önemli yakarıştır dua.
Dik durmak için elimizdeki sağlam asamızdır.
Arayışta son duraktır. Nefsine yenik düşen kalbimin serzenişidir.
İsimlerinle coşsun kalbim her dem ve her atışta yeniden dirilsin.
Dualarda unutulmamak dileğiyle….
Sen Âyetelkursi’den nerdesin…?

Bismillahirrahmanirrahim
Ayetelkursi Okumaları
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Belki bir nev’i tevhid ayetleri bunlar.. “Belki” değil öyle, bakın nasıl başlıyor:
Allahu lailahe illa hu muhteşem ve çok vurucu! Baştan tüm ilahlar yerle bir ediliyor, temizleniyor mekan ve eşsiz bir tek Olan vurgulanıyor!
Ah nefsim dön de bak, oku içine Ayetelkursi’yi..
Oku, sor içine: O mu tek içinde ? Yok mu başka ilah ?
-İlah m ı?
-Sen ne diyorsun yahu ?
?
Temizledin mi ağyardan yüreğini ? İlla sen ya Rabbi ! dedin mi ?
“Allahu lailahe illa Hu” Deyip de, gayrısına yüz suyu döküyorsan..
Sevgini, korkunu, umudunu O’ndan gayrısına yöneltmişsen..
Ah ki ah !. Kaç Ayetelkursi temizler seni ?!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin ?
“Allahu lailahe illa Hu” Dikkat ettiniz mi ne kadar çok esma var içinde bu ayetin ?
Elhayy’ul Qayyum
Ya Hayy ! Çokça zikrettiğim bir esma..Hani insanın ağzından çoğu kez gayri ihtiyari bir ayet, bir esma, bir zikir çıkar ya hep ? Benden genellikle Ya Hayy ! çıkıyor işte..Ve geçen öğrendim bu ismi zikredenler maddeten ve manen genç kalırlarmış
El Hayyul Qayyum..
Hayy, hep diri olan hiç ölmeyen-ölmeyecek olan
Qayyum, ipleri hep elinde tutan
Hep diri olana yaslan ey nefsim..Hiç ölmeyene,
İpleri elinde tutana, kumanda hep elinde olana..
Ve kendini beğendir O’na, razı et, razı ol ki O’ndan O da sevsin sen i..
Ümitsizlik yok asla çünkü O Qayyûm..
Olmayanı, olmayacak sandığını son anda olduruverir..
Çok vurucu Qayyûm ismi, O’nun Qayyûmiyeti ve bunun farkındalığı..
Çok büyük bir güç hem..Beni çok etkiliyor..
Ya Qayyûm ! Diye haykırarak, gözyaşlarıyla kucağına sığındığım anlar çoktur..
Elden geleni yapıp, sıkıştığında, O’na bırakınca işleri,
O’nu Vekil tayin edince, olmayanı olduruyor..Tek tek onarıyor kırıklarını..
O’na dayanan darda kalır mı hiç ahh..Yeter ki dayan !
Yeter ki bil, O Qayyum’dur, mülkünde söz sahibidir.
“Ol !” derse oldurur, umutsuzlukları umuda çeviren yalnız O’dur..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin ?
La te’huzuhû sinetuvvelâ nevm
O, uyumadığı gibi uyuklamaz da !
Nasıl bir güvenlik beyanıdır bu ya Rabbi ?! Nasıl da huzur veriyor insana..
Yeni doğmuş bir bebeğin anne kucağında tüm tehlikelerden emin, her ihtiyacı karşılanmış şekilde rahatça uyuması gibi..
Uyu sen ! Rahat ol, ben varım ! Ben uyumuyorum asla da uyumam..
Her an seni koruyup-kollamaktayım..
Hiç kimseden de korkma !
Ben herşeyi görür-bilirim; Maddeten ve manen; açıkladıklarını da, gizlediklerini de..Sen yeter ki bana sığın, sana kimseden zarar gelmez !
Koşsana bu kucağa ! Sarılsana..Teslim ol-Kurtulsana !
Sen Âyetelkursi’den nerdesin ?
Lehu mâfissemâvâti ve mâ filard
Göklerde ve yerde bulunanların tek sahibi O’dur.
İlk sahne:Hani titrersin ya yeryüzü sultanlarından..Heyecanlanırsın huzura çıkacağın zaman, elin ayağın dolaşır hani, ne diyeceğini şaşırırsın belki..
O, sultanlar sultanı..Gökte ve yerde ne varsa hepsi O’nun..Uçsuz bucaksız bir memleket, mülk saltanat..Ve sana şah damarından, yani sana senden daha yakın..
Düşün ki her an huzurundasın !
İkinci sahne: Korkma sakın! Huzursuz olma..Gelecek endişesi seni sıkmasın.
Herşeyin sahibi benim, istediğime veririm, istediğimden de alırım..
Ve son sahne: başka açıdan: Yani ? Yani sen de kim oluyorsun ki ?
Kendini gerçek sahip sanıp yorulma ! İdaresine asla güç yetiremezsin !
Sakın böbürlenme, büyüklenme, kibirlenme de !
Sana ait sandığın herşey, benim mülkümden sana lütfettiklerimdir, emanettir sende.. Emanetlerimi istediğim an geri alırım-alabilirim !
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Men zellezi yeşfeu indehû illa biiznih
O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir ?
Hep sarar yüreğimi sıcacık bu ayet..”Korkma!” der O var..Korkma, O izin vermezse sana hiç kimse ne bir hayır ne de bir kötülük yapabilir..Korkma ! Bana dayan..Bana dayanan asla darda kalmaz..
Madem böyle, gel sadece bana kul ol !
Yorulma sana hiç faydası olmayacak, üstelik de seni zillete düşürecekler karşısında..Bana hakiki kul olanı sultan ederim, dünyayı ona hizmetçi kılarım..”
Bu, dünyaya bakan yüzü ayetin..Öte yüzde ise; mahşerin kavrulmuşluğunda imdada yetişecek O sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaati..
Ya Veduddd ! Esirge beni ne olur..
Cennetlerine sakla yüreğimi..
Ya Mucîb kabul eyle dileğimi..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum
O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir
Velâ yuhîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe
Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
Alemde tesadüf yok, ilimler hep hazinende
Sır, izin verdiğince ancak, âyân olur aleme !..
Ya Alîm ya Fettah !
Öyle ya Rabbi evet ! Hakkımda tasarlananı dahî bilirsin
Ne kadar gizleseler de sen herşeyden haberdarsın !
Madem ki böyle, neden sakınayım ? Kimden niçin korkayım ?!
Başa gelse bile sendendir, hikmetlidir..
Ve boynum, bilirsin kıldan incedir.
İnsanın, herşeyin sahibi, bilen, gözeten, hiç Uyumayan’ın kucağında olması ne güzel ne güvenli..
Ah ya Rabbi ! Kucağında tut beni,
O dipdiri sînende ebedi uyut beni..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Vesia kursiyyuhussemâvâti vel ard.
O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Velâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Onların korunması, O’na güç gelmez, O pek yücedir, pek büyüktür.
Ah ya Rabbi her yerdesin, bilmekte görmektesin..
Zor gelmez asla sana “kûn feyekûn” dersin.
Ya Rab “Ol !” dersen olur, bildim söyledim her dem..
Ben razı oldum senden..
Verdiğinden-vermediğinden..
Ve tasdik ettim gönülden.
Şahidsin her ânıma, sen de razı oluver benden.
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Efendim, Ayetelkursi’nin, her namazdan sonra, gece yatmadan önce, vasıtalara binince vb. okunması konusunda teşvik eden pek çok hadis var malum.. Çünkü zırh gibidir hem manen hem maddeten koruyucudur.. Anlamını işte böylece bildikten, içimize yazdıktan sonra ancak anlıyoruz mesajı; Rabbimizin bizi saran, dirilten gücünü..
Hiç bu yukarıdaki ayetleri okur da insan umutsuz olabilir mi ?
Korkar mı kimseden ?
Başına ne gelirse gelsin yıkılır mı ?
Hayır tabii ki..işte bunun için ve de böyle okumalı daim;
Hayatımızın içinde olsun, içimizde hayat olsun, diriltsin bizi her an diye..
Ya Rab, okuduklarımızı hayata geçirmeyi nasib eyle..
Bizleri daim seninle meşgul eyle..
Okuduğumuz sûreleri burada da orada da bize arkadaş eyle, Amin…Amin…Amin…
Yigitsen Gel! Ölümü Özlemek Var..
Ya Rab!
Ölüm gecelerine ‘seb-i arüs’ (asikin masukuna kavustugu gece, vuslat gecesi) dedikleri Mevlana’lar misali ölümü bize senin de sevgilin olan sevgililerimize kavusma vesilesi kil.Ve ey ölüm!
Öyle yasayayim ki seni sevenleri, geldiginde bana beni alnimdan sehadetle öpesin!Ölüm! Ön cephesi vahset arka cephesi rahmet olan kelime..
Bizi korkutan ölüm müdür sizce?
“Eger Imam-i Rabbani Ahmed-i Faruki bugün Hindistan’da hayattadir deseler ve bir davet de olsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gidecegim.” der. Bediüzzaman Hazretleri (rh).Ve bugün bize deseler ki “Hz. Yüsuf (as) Misir’a geldi!” Hangi birimiz merak edip de gidip görmek istemeyiz ki, içi güzel disi güzel Hz. Yüsuf’u?! Ve yine dense ki; “Bu yil hac mevsiminde iki cihanin günesi Hz. Muhammed (asm) dünya cesediyle dahi gelip ümmetiyle birlikte hac yapacak!” Heyecan ötesi bir heyecan ile imkansizlikta imkani olusturup ne yapar ne eder katilmak istemez miyiz?! Peki kabrin öbür tarafinda milyonlar Yusuflar ve Ahmed Faruklar ile bekliyorken Resülullah Efendimiz (asm) bizi, ölümün siyah peçesini aralamaktaki cesaretsizligimizin nedir sebebi?
Ahiret alemine iman eden her bir akla malümdur ki ölüm; hayat vazifesinden bir terhis, dünya imtihanindaki ubüdiyetten bir paydos, öteki aleme gitmis ahbap ve akrabalara kavusmaya bir vesile, hakiki vatana ve ebedi saadete girmeye bir vasita, sikintili dünya hayatindan cennet bahçelerine bir davettir.
“De ki: Elbette sizin kendisinden kaçtiginiz ölüm, süphesiz sizinle karsilasip bulusacaktir.
Sonra gaybi da müsahede edilebileni de bilen Allah’a döndürüleceksiniz;
O da size yaptiklarinizi haber verecektir.”
(Cuma,![]()
Resülullah (sav) söyle buyurdular:
«Sizden hiç kimse, maruz kaldigi bir zarar sebebiyle ölümü temenni etmesin. Mutlaka bunu yapmak mecburiyetini hissederse, bari söyle söylesin: Rabbim, hakkimda hayat hayirli ise yasat, ölüm hayirli ise canimi al!»Ölüm ki; müstak oldugumuz ölümsüzlüge açilan bir kapiyken bizi korkutan elbette günahlarimizdan baskasi degildir. Güzelleri en güzele kavusturan ölüm, güzeldir.
Zira Rahmet ve saadetin mukaddemesi olan ölüm bütün nimetlerin baslangicidir. Öyleyse kendisi de nimetin ta kendisidir. Sair de ne güzel ifade etmistir. “Hiç güzel olmasaydi, ölür müydü peygamber?”
“Allah’tan hayirli uzun ömür isteyiniz!” buyurur Efendimiz (asm). Lakin dünya lezzetlerinden daha çok istifade etmek, çoluk çocugunun mürüvvetini görmek, dünyevi is ve planlari mükemmellestirmek için degildir bu talep. Ölümün istenmeyisinde tek makul sebep vardir. O da Allah’in rizasina vesile olacak daha çok amel yapabilmek ve ölüme hazirlanabilmek adinadir.
Yoksa iman nüruyla ebediyete öyle bir vuslat arzusu hasil olmali ki ruhlarimizda, ömrün geçip tükenmesiyle esef almak surada dursun, Niyazi-i Misri’den mülhem bir eda ile; “Bina-yi ömrümün bir tasi daha düstü, rühumun hasretiyle kavruldugu vatan-i aslime biraz daha yaklastim” misralarini ruhlarimiz terennüm edebilmelidir.
ÖLÜMÜN SIYAH PEÇESINI ARALAYABILMEK..
Yaratilmislar harabiyete mahkumdur. Günes batar, çiçekler solar, zamanin geçmesiyle saniyeler, dakikalar ölür. Lezzetler gibi musibetler de fanidir. Her dakika binler hücresi ölen beden-i insani gün gelir kendisi de ölür. Dünya da içindekiler gibi gün gelecek harap olacaktir. Tevessu’ (büyüme gelisme) kanununa dahil olan her sey ölüme mahküm oldugu içindir ki; küçük kainat olan insanin ölmesi gibi sürekli büyümekte olan su koca kainat da gün gelecek ölecektir.
Ölümden kurtulusu yoktur cisimlerimizin. Allah’in bekasindan beka verdigi ruhlarimizdir geriye kalan. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin yakaladigi “El mevtü hakkun” tefekkürünü keske yapabilsek her an. “Benden öncekiler öldü, ben de ölecegim, hemasirlarim da ölecek, ölüp gidenlerin ardinda kalan eserleri de, dünya da, kainat da ölecek.” Ve simdi dünya sahnesinin oyunculari olan insanlar elli sene sonrasinin iskeletleri degil midir? Evet su an yasayan, nefes alan, konusan, kosusturan, gülen, eglenen, yazan ve okuyan bizler.. elli sene sonrasinin ehl-i kubüru degil miyiz!? Ve su fani dünyada bildigimiz belki de en kat’i hakikat her sey ya cennet ya cehennemde açmak üzere ölecektir.
Ölümün getirdigi firkat azabiyla müteessir olan kalplerimize ise Allah (cc) ne büyük mütesellidir. Ölüm öldürülmüyor. Lakin öleni tekrar diriltecek olan var! Öyleyse “Madem O (cc) var her sey var.”
Ölümü ümit ile yeis arasinda sik tefekkür etmek ve dünyadaki bu en büyük ve kaçinilmaz gerçegi güzel bir hazirlik içinde sevebilmektir marifet. Her mü’min onun karanlik, siyah ve çirkin peçesini cesurca aralayabilmelidir. Ve o peçenin altinda fevkalade güzel nurani sima ile karsilasilacak ve ölüm gelmeden ölüm özlenecektir. Öbür alemde olan sevgililer ise ölümü bize özlemek için zaten kafi birer sebeptirler.
“Ehl-i iman için ölüm, rahmet kapisidir. Ehl-i dalalet için, zulümat-i ebedi kuyusudur.”
Ya Rab! Ölüm gecelerine «seb-i arüs” (asikin masukuna kavustugu gece, vuslat gecesi) dedikleri Mevlana’lar misali ölümü bize senin de sevgilin olan sevgililerimize kavusma vesilesi kil.
Ve ey ölüm! Öyle yasayayim ki seni sevenleri, geldiginde bana beni alnimdan sehadetle öpesin!Nasihat istersen ölüm yeter, evet ölümü düsünen
hubb-u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalisir..
Bediüzzaman Said Nursi (rh)Bugünü düsünürüm, dün geçti yarin var mi?
gençligime de güvenmem, ölen hep ihtiyar mi?–
Prof. Saylan’ın etrafında koparılan fırtına(İşte bir öğrencinin ağzından ÇYDD )
Prof. Saylan’ın etrafında koparılan fırtına
Ergenekon’un 12′nci dalgasında Prof. Türkan Saylan’ın da evinin aranması, ağır eleştirilere konu oldu.
Normal 0 21 MicrosoftInternetExplorer4
Gösterilen tepkilerin nedenlerini üç ayrı grupta toplamak mümkün…
Birinci gruptakiler, insani gerekçelerle olayı kınayanlar.
Prof. Saylan’ın kanser hastası olması, ev araması sırasında da hastaneden izinli dönmüş olması, insanlarda bir nevi şefkat hislerinin uyanmasına neden oldu.
Özellikle yakın çevresinde kanser hastası olanlar, bu duruma haklı duygusal tepki verdiler.
İkinci gruptakiler, binlerce insana burs sağlayan saygın bir ismin iktidara gösterdiği muhalefet nedeniyle arandığına inananlar.
Prof. Saylan, yaklaşık 40 bin kadar öğrenciye burs verilmesini sağlamış bir isim.
Yine, Türkiye’de cüzamla mücadele konusunda sembol bir isim.
Bu iki sıra dışı özelliğe sahip bir bayanın Ergenekon terör örgütü ile yan yana
gelmesini tahayyül bile edemeyenler tepki gösterdi.
Haklı da olabilirler.
Üçüncü gruptakiler ise, her operasyon sırasında bir zayıf halka arayan, İlhan Selçuk, Sabih Kanadoğlu gibi isimleri öne çıkaranlar bu kez Prof. Saylan üzerinden “yıpratma amaçlı” eleştirilere sarıldılar.
Böylece kamuoyunda Ergenekon soruşturmasına olan desteğin kırılmasını hedeflediler.
***
Peki, bütün bu süreçte bir hukuksuzluk söz konusu mu?
Hukukçulara göre, yok.
Savcılar güçlü şüpheye neden olacak bulgulara ulaşmış ve mahkeme hakimleri de arama yapılmasının ihtiyaç olduğuna kanaat getirip onay vermiş.
Sadece saygın bir insan olduğu için ya da hasta olduğu için bir insanın evi aranmamalı mı?
Bu durumda, hukukun üstünlüğü ve adaletin tecellisi nasıl mümkün olur?
Polisler, arama sırasında kendisine herhangi bir kötü muamelede bulunmamış.
Hatta, rahatsız olduğu için diğer isimlerin aksine ifadesine de başvurulmamış.
Saylan veya Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) diğer üyeleri belki de soruşturma aşamasında serbest kalacaklar.
Ya da Üçüncü İddianame’de yer alacak ve belki de suçlu bulunacaklar.
Bütün bu süreçleri görmeden, hatta savcının elindeki suçlama nedenlerini bile bilmeden bu tepkileri nasıl yorumlamak mümkün?
Herkes hukuk karşısında eşit değilse, nasıl hukuk devleti olunabilir?
Levent Ersöz’ü yargılanabilir kılan ne? Türkan Saylan’ı evi bile aranmaz kılan ne?
Tabii ki, suçlu bulunana kadar herkes masumdur, ama hiç kimse de dokunulmaz değildir.
***
“Yarın öbür gün bizi de kapıya koyarlar” diyen, hata yapması için birçok insanın avuçlarını ovuşturarak beklediği bir savcı, elinde deliller yoksa bile bile bu kadar tepki çekecek bir adım atar mı?
Sanki yargılanan Kardelen Projesi ya da verilen burslarmış gibi, abartılan tepkileri anlamak mümkün değil.
Demokrat oldukları için kalemlerine büyük saygı duyulan, bazı isimler bile bu aşamada tökezlediler…
Peki Prof. Saylan’ın başında bulunduğu ÇYDD’nin, burs verdiği öğrencileri fişlediği, bile bile ve bazen özellikle PKK yanlısı isimlere burs verdiği; şubelerin bulunduğu bazı illerde darbe çalışmaları için bürokrat ve yöneticileri fişleyip Şener Eruygur’a ilettiği, iktidarı devirmek amaçlı darbe çalışmalarına sivil toplum desteği verdiği ve hatta destek olduğu mitinglere burslu öğrencileri katılmaları için tehdit ettiği gibi çok ciddi iddialar ne olacak?
Soruşturulmasın mı?
ÇYDD sadece eğitim faaliyetlerinde bulunan bir dernek mi?
Merak eden kendi internet sitesindeki duyurulara bir göz atsın…
Cumhuriyet Mitinglerine destek çağrıları, Cumhurbaşkanı seçimlerini etkileme açıklamaları ve hatta son olarak CHP’nin başörtüsü açılımını kınayan bildiriler bile var.
Üstelik hepsinin altında Prof. Saylan’ın imzası var.
Türkiye’de bir darbe girişiminin ilk kez yargılandığı Ergenekon soruşturmasını, insan haklarına saygı ve hukuk kapsamında hareket ettiği halde bu şekilde yaralamak, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olabilmek için daha çok yol alması gerektiğini gösteriyor.
Ergenekon operasyonuyla gündeme gelince, geçmişte ÇYDD’den burs alan ve pişman olan öğrenciler maillerle derneğin gerçek yüzünü gözler önüne sermeye çalışıyor:
İşte ÇYDD’den burs almış bir öğrencinin ağzından şok eden gerçekler…
“Merhaba ben KH.
Güvenlik nedeniyle soyadımı, oturduğum ili ve okuduğum üniversite hakkında bilgi vermek istemiyorum ama memleketim Van’dır. Üniversite son sınıfta okuyorum. 2 gün önce medyadan ÇYDD’ye karşı Ergenekon operasyonun yapıldığını öğrendim. ÇYDD ile ilgili bir kısım medyada eğitim gönüllüleri oldukları ve öğrencilere burs sağladıkları, özellikle kız çocuklarının eğitimi için çaba harcadıkları yazıyordu. Bir kısmında da ÇYDD’nin misyonerlik faaliyetlerinin MİT ve Genelkurmay raporlarıyla sabit olduğu haberleri vardı. Ben de bir ara ÇYDD’den burs almış birisi olarak bu ÇYDD’nin gerçek yüzünün ortaya çıkması için bilgi verme ihtiyacı hissettim ve bu maili göndermeye karar verdim.
Ben Van’da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanıp geldiğim de maddi durumumuz kötü olduğu için çok zorluk çekiyordum. Aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşım vardı. O ÇYDD’den burs alıyordu bende onun gibi alabilir miyim diye onunla konuştum. O da bana sen doğulusun sana kesin verirler diyerek cesaretlendirdi. Ben de onların bulunduğumuz yerdeki şubelerine gidip görüşmeye karar verdim. Hakikaten beni çok sıcak karşıladılar. Sen merak etme sana her türlü yardımı yapacağız, para, kalma konusunda bize güven dediler. Bir süre sonra bana bir ev gösterdiler burada kalabilirsin dediler ve burs da bağladılar. Evde kızlarla erkekler beraber kalıyorlardı hatta odalar da bile karma şekildeydi. Evde 5 kişi kalıyordu. Evin 3 odası vardı, 2 oda da kızlı erkekli kalınıyor diğer kalan küçük odada da bir kız yalnız kalıyordu ancak zaman zaman eve farklı erkeklerle geliyor ve beraber kalıyorlardı. Çok gece onların kahkahalarından ve gürültülerinden uyuyamadığımı bilirim. Evde temizlik anlayışı pek yoktu. Zaten herkes kafasına göre takılıyor istediği zaman girip çıkıyordu. Ben de bir kızla aynı odada kalmaya başladım. O da doğuluydu. Onu iki yıl öncesi alıp oraya getirmişler ve burs vermeye başlamışlar. Yani iki yıldır onlarla berabermiş. Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti. Verdikleri bursun bir kısmını sosyal etkinlik için kesiyorlar ve katılmak zorundasın diyorlardı. Parti gibi yapılan ve kırmızı şarap içilen bu etkinliklerde, sohbet grupları kuruluyordu. Bu gruplarda konuşmalara geçilmeden önce, Filipeliler, Markos diye biten ve numaraların okunduğu metinler okunuyordu. Sanki böyle din dersi gibi sohbetler oluyordu ama ben ilk zamanlar onları pek anlamıyordum. Taki 5. Toplantıda bunların İncil’in bölümleri olduğunu ve oradan bir şeyler anlattıklarını anladım.
Ben bazen memleketten kalma alışkanlık cumalara giderdim. Cumaya gittiğimi fark eden kız arkadaşım yani oda arkadaşım benden bir süre sonra rahatsız olmaya başladı ve galiba başkalarına söyledi. Daha sonra baskılar başladı ve bunu bırakmamı aksi takdirde bursu keseceklerini ve evden çıkaracaklarını söylediler. Ben maddi olarak çok zor durumda olduğumu benim kimseye bir zararımın olmadığını neden böyle davrandıklarını anlayamadığımı söyledim ancak onlar kararlılardı. Çok zor durumda olduğum için tamam dedim ve bundan sonra cumaya filan gitmeyeceğimi söyledim. Ben böyle söz verdikten sonra bursu kesmediler ancak tam güvenemedikleri için bazen cuma zamanlarında beni çağırıyorlar, görüşmek istiyorlar, böylece beni kontrol etmiş oluyorlardı. O sene böyle gitti.
İkinci sene yine evde kalmaya devam ettim ve bursumda devam ediyordu. Gittiğim ilk sene ramazan geçtiği için oruçla ilgili bir sorun olmamıştı ama ikinci sene ramazan geldiğinde yine bursu kesecekler korkusuyla oruç tutmayı aklımdan bile geçiremedim. Maddi olarak onlara ihtiyacım olduğu için onların her dediğine evet demek durumunda kalıyordum. Ben böyle davranırken bir gün Van’dan teyzem enişteyle beraber tedavi için buraya geleceklerini ve benim eve de uğrayacaklarını söylediler. Ben direk yok diyemedim ama kabulde edemiyordum. Gelmemeleri için çarem yoktu, engelleyemedim. Teyzemler gelip onlarda teyzemleri gördüklerinde şok oldular, buz kesildiler. Teyzem bizim oralardaki normal kadınlar gibi kapalıydı. Ancak bundan onlar hiç hoşlanmadılar ve iki gün sonra senin bize faydan olmaz, sen bize uygun değilsin diye beni evden çıkardılar ve bursumu da kestiler.
İşte ÇYDD’nin gerçek yüzü budur. Ne eğitim meraklısı ne de yardımseverdirler. Kendi amaçları için insanların zaaflarından faydalanarak kendi amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışan bir dernektir. Bunu da şundan biliyorum. Hemen hemen ayda bir okuduğumuz okuldaki hocalar ve öğrenciler ile ilgili tüm bilgiler bütün teferruatıyla yazılırdı. Bunlar odasında tek başına kalan o kız arkadaşımız organize ederdi. Bu kız hiçbir kural tanımazdı, hatta ben cumaları bıraktıktan sonra ödül olarak olduğunu anladım, benimle …. Cumhuriyet yürüyüşlerine gitme işini de o ayarlıyordu. Şehir dışına giderken otobüs bileti için falan biz para vermiyordu. Zaten böyle harcayacak kadar durumumda iyi değildi. Ayrıldığım sene o mezun olmuştu, o … sonra ben ona ilgi gösterince bana, orada kal ben kaymakam karısı olacağım dedi.
Bazen kendimden utanıyorum. Ama o zaman maddi olarak çok zor durumdaydım. Mecburdum. Ben kimsenin kötülüğünü istemedim. Onlardan korkmuyorum. Çünkü korkak olduklarını biliyorum. İsmimi yazmıyorum çünkü bu defterin kapanmasını istiyorum. Ama bunların çirkin yüzünü herkes bilmesi lazım.
Bu yazıyı yayınlarsanız, halka yarar sağlamış olursunuz. Gençler içinde bulundukları zor durumlardan dolayı tuzağa düşürülmesinler.”
Camide Bir Tokat..
Arif AKPINAR
Uzun süredir içimdeki fırtınanın uğultusu beynimi tırmalıyor, kafamdaki soru işaretleri bir türlü cevabını bulamıyor ve korku veriyordu. Aklım kilitlenmişti. Yeni ve kesin bir çözüme ihtiyacım vardı. Beyin çarklarım, sanki pas tutmuş gibi hantallaşmıştı. Çıkıp dolaşmaya karar verdim. Belki dışarıda biraz dolaşırsam, bu mânâsız hayata bir son vermenin kestirme ve temiz(!) bir yolunu bulabilirdim.
Dışarı çıktım. Gün boyu avare dolaştım sokaklarda, bomboş gözlerle etrafı seyrettim, hayatın içine daldım, hayatı seyrederken hayatımın muhakemesini yapmaya çalıştım. Karışık aklım daha bir karıştı. Hayatın hiçbir yolu kendi caddesine çağırmadı beni. “Daha fazla uzatmamalıyım bunu.” diyerek ölüm yollarını aramaya devam ettim. Yüksek binalara baktım, deniz kenarına gittim, tren yolu ve otobandan geçtim. Hiçbiri bana uygun gelmedi. Sonunda kararımı verdim. Eve varıp tabancayı kafama dayayacak, intihar edecektim. Bu kadar…
Bir minibüse bindim. Hayata ve insanlara son kez bakmaya başladım minibüsün camından. Gözlerim boşluğa bakar gibiydi; cansız ve donuk. Ölümü tekrar düşünmeye başladım. Yok olmak, belki acılarıma ve hayatımın mânâsızlığına en iyi cevaptı. Ama ölüm, yine de tuhaf bir şeydi.
Hızla ölüme gittiğimi düşünerek zamanı biraz yavaşlatmak istedim. Minibüsten indim. Atıştırmaya başlayan yağmuru neden sonra fark ettim. İçimde bunca tufan varken hafif atıştıran yağmurun lâfı mı olurdu!
Gün boyu, günler boyu olduğu gibi yeniden iç konuşmalarıma başladım.
Şahsiyeti olmayan insan, benim gibi olsa gerekti. Düşüncelerim küf bağlamış, fikirlerim çöp yığını. Öyle olmasaydı, düşüncelerimin bana bir faydası olurdu. Yalnızca arzularının, zevklerinin, şehvetinin peşinde koşan hedonist, düşünen bir hayvandım ben. Darwin inancımı, Freud ahlâkımı, Marx şefkat ve merhametimi, Nietzschekendime olan saygımı benden söküp almıştı. Bunların yerine anafordan başka bir şey gelmemişti. Öyle olmasaydı çaresizce kendi içimde bunca debelenir miydim? Kendimi bunlarla inşa edeyim derken, meğer imha etmişim. Her biri aslında birer asırzede olan himmete muhtaç bu adamlar ruhuma ayrı bir deli gömleği geçirerek, kolumu kanadımı kıpırdatamaz hâle getirmişler meğer.
Yok yok, asıl suçlu bendim. Bunlara ben inandım. İnanmayabilirdim. Şimdi şahsiyeti olmayan bu ruhun bedenini de ortadan kaldırmaktan başka çare gözükmüyordu. Bunu taşımak, acıya hamallık yapmaktan başka neydi ki? Evet, daha fazla uzatmanın bir mânâsı yoktu. Bir an evvel eve varıp bu acıya bir son vermeliydim.
Yağmurun dinip gökyüzünün açtığını neden sonra fark ettim. Akşamın kızıllığı etrafı sararken, kırlangıçlar son turlarını yapıyordu. Çarşı-pazarın telâşına direnen, fırtınalı iç dünyamın kapısına garipsediğim şekilde dokunan bir ezan sesi şehrin atmosferinde yankılandı. Bunları sonra daha bir derinden fark edecektim. Sanki ezanı ilk defa duyuyordum. Bir kitapçının önünde durdum. Sıkıntılarımın ilâcı din olabilir miydi? Çocukluğumda namaz esnasında güldüğüm için okkalı iki tokat yediğim teravih namazını hatırladım. O günden sonra bir daha da gitmemiştim camiye. Neler de düşünüyordum! Din, benim sıkıntıma nasıl çare olabilirdi? Yola devam edecektim ki, vitrindeki yeşil kaplı kitaba takıldı gözlerim: Kur’ân-ı Kerîm.
Bir müddet öylece kalakaldım. Acaba din konusunda temelsiz bir önyargıya mı sahiptim? Benliğimi bunca düşünceye açmışken neden Kur’ân’a kapatıyordum ki? Yıllardır okuduklarımın bana huzur vermediği ortadaydı. Dine neden hep onların baktığı pencereden bakıyordum ki? Bu kitap ne diyordu acaba? Ya derde derman şeyler söylüyorduysa?
Birazdan şakağıma bir kurşun sıkıp yok olacaktım. Yani hiçbir şey olacaktım. Belki içimdeki acı bitecekti; ama yok olma düşüncesi de ayrı bir acıydı. Ya âhiret diye bir şey vardıysa! Aslında böyle bir şeyin olması hiç de fena bir düşünce değildi. Büsbütün inkâr etmekten bugüne kadar ne fayda görmüştüm? Bunu gerçekten şöyle bir düşünmeye çalıştım.
Bir anda kitapçıdan içeri daldım. Akşam telâşının bir parçası oluverdim ben de. Vitrindeki yeşil kitabı işaret ettim. Önüme uzatılan orta boy Kur’ân’a dokundum. Yıllardır kapalı duran gizemli bir hazinenin kapısını aralar gibi Kitab’ı araladım. Türkçe açıklamalıydı. Gözlerime dokunan ilk âyeti okudum: “Kim Rahman’ın hikmetlerle dolu ders alarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, biz ona bir şeytan gönderip saldırtırız, artık o ona arkadaş olur. Bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar; ama onlar hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 36–37) Bir anda içimde tuhaf bir ürperti hissettim ve Kitab’ı hızla kapattım. Kitapçı tuhaf tuhaf baktı. “Bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar.” kelâmı, göle atılan bir taşın halkaları gibi içimde dalgalanmaya başlamıştı.
Fikir mimarlarıma kayıtsız şartsız inandığım için yıllarca yaklaşma gereği duymamıştım Kur’ân’a. Her ne kadar sıkıntılarıma bir çözüm üretememişlerse de, bu konuda doğru söylüyor olabilirlerdi. Ne mâlûmdu beşer sözü olmadığı? İçimdeki merakın kabarmasına engel olamadım, yeniden açtım Kitab’ı: “Hayır hayır! Kur’ân onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir.” (Burûc, 21)
Yüzüme bir ateş yürüdü bu kez. Yüreğimin çarpıntısı ellerimde titreme oldu. Bu kitap sanki benimle konuşuyordu. Hem fikir babalarımı hem de beni çok iyi biliyordu sanki. Yine rastgele açtım Kitab’ı: “Rabbin onların gerek sinelerinin sakladığı, gerek açığa vurdukları her şeyi tamamen bilmektedir.” (Neml, 74)
Bu kez suçlu bir çocuk gibi tedirgin bir hâl aldım. İçimin bütün fırtınalarını bilen biri tarafından suçüstü yakalanmış gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Kur’ân-ı Kerîm’i koltuğumun altında sımsıkı kavrayarak hızlı adımlarla eve yöneldim. Silâhı unuttuğumu daha sonra fark edecektim. Kur’ân-ı Kerîm’i masanın üzerine koyarak heyecanla rastgele açtım. Gözüme ilişen ilk âyeti okumaya başladım: “Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Yoksa, yenilmiş, bir kenara itilmiş vaziyette kalırsın.” (İsrâ, 22)
Tam da öyleydi. Nasıl bir tepki vereceğimi bilemedim. Elim ayağıma dolaşmıştı. Sanki karşımda, ruhumdaki fırtınaların her detayını bilen birisi vardı. Hızla sayfaları çevirmeye başladım: “Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, gerçekten en büyük hüsrana uğramışlardır… Dikkat edin ne fena yükler götürüyorlar.” (En’am, 31)
Yüzüme bir ateş yürüdü yine. Ellerim titriyordu. Her şeyi var eden ve her şeyi gören bir Var’ın, varlığına yavaş yavaş inanmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Sayfaları rastgele çevirmeye devam ettim: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden, oyalanmadan başka bir şey değildir… Hâlâ akıllanmayacak mısınız?!..” (En’am, 32)
Sanki karşımda beni uyaran, düştüğüm girdaptan çıkarmaya çalışan bir dost eli vardı. Heyecanım gitgide artıyordu. “Hâlâ akıllanmayacak mısınız?!..” kelâmı beni sarsmıştı. Bir ucu karanlığa gömülen, diğer ucu aydınlığa açılan bir koridorda gidip geliyordum sanki. “O gün zalim parmaklarını ısırır. ‘Eyvah!’ der. Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeyeydim!” (Furkan, 27–28)
Âhiret varsa bile, bundan sonra bana ne faydası olabilirdi ki? Bu zamana kadar dinin günah saydığı hangi işi ve fiili yapmamıştım ki! Âhiret varsa bile, oraya bir günahkâr olarak gitmekten başka durumum var mıydı ki? İş işten geçtikten sonra, “Allah vardır!” demek yeni bir iç acısı olmaz mıydı? Ümitsizlik hissettim: “Allah’ın çok bağışlayıcı çok merhamet edici olduğunu bilin!” (Mâide, 34) Yeniden ümitlendim ve sayfaları yeniden heyecanla çevirmeye başladım. “Niçin merhametine nâil olmak ümidiyle Allah’tan mağfiret dilemiyorsun?” (Neml, 46)
O gece sabaha kadar Kur’ân’ın ikliminde dolaştım.
Günün ışımasıyla beraber içimde bir aydınlık meydana gelmişti. Kitab’ı okumak sanki içime huzurun ışığını getirmişti. Bir daha açtım: “İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 28) “Alahu Ekber!” dedim. Daha fazla zaman kaybetmeyecektim.
İlk iş olarak, kitaplığımda izm’lere dâir ne kadar kitap varsa, çuvallara doldurdum. Üzerlerine bidon bidon su dökerek, başkaları da zehirlenmesin diye okunmayacak hâle getirdim. Sonra, sokaktan geçen kâğıt toplayıcısına seslendim.
İçeriye dönüp dinî programlar da yayımlayan bir kanalı açtım. Ramazan’ın yaklaştığından, bu ayın yenilenmek için bir başlangıç olduğundan bahsediyordu. Her şeye yeni baştan başlamak için Ramazan tam zamanında imdadıma yetişmişti. Kahvaltıdan sonra yeniden kitapçıya gittim. Bir düzine dinî kitap alarak eve kapandım. Her şeyi Ramazan’ın ilk gününe saklıyordum. Eski, günlerimi hatırlatan ne varsa hayatımdan çıkarmak istiyor, Tarık’ın gemilerini yakması gibi geride ne varsa silmek, yakmak istiyordum.
Önce, kocaman bir câmisi olan ilk çocukluğumun geçtiği mahalleye taşındım. İlk namazımı, bir teravih namazında dayak yediğim câmide kılmak istiyordum. Belki de, beni tam otuz üç sene dinden uzak tutan dayak hâdisesine meydan okumak istiyordum. Namaza ilk teravihle başlayacaktım, yani otuz üç sene önceki kaldığım yerden… Ramazanın ilk akşamını sabırsızlıkla beklemeye başladım. Sevdiğine kavuşmayı bekleyen bir âşık heyecanındaydım. Yeniden kavuşmaya muhteşem bir törene hazırlanır gibi hazırlanmıştım.
Yatsı ezanı okunduğunda gözyaşlarıma hâkim olamadım. Katıla katıla ağlamamak için kendimi zor tuttum. Sanki otuz üç yıl ayrı kaldığım sevdiğimin sesini yeniden duymuş gibi mutluluk gözyaşları döktüm. Şadırvanda abdestimi heyecanla alarak câmiye yöneldim. Kapıdan içeriye girince tuhaf bir tedirginlik kaplayıverdi içimi. Otuz üç yıl önce bu camide dayak yiyerek dışarı atıldığımda ne kadar da masumdum. Beni namazını fesada vermekle suçlayan ve dayak atarak dışarıya iten o adamdan daha günahsız ve masumdum. Oysa şimdi otuz üç yılın onca günahıyla gelmiştim câmiye yeniden.
Câmi teravihin bereketiyle tıklım tıklımdı. Arka sıraları heyecanlı çocuklar doldurmuştu. Kimisi her an gülmeye namzet bakışlarla camideki büyükleri süzüyor, kendilerine her an kızma ihtimali olan büyüklere muzip bakışlar atıyorlardı. Çocuklara bakıp imrendim. Ramazanın içlerinde oluşturduğu çiçeklenme yüzlerine yansımıştı. Saf çocukluk günlerimi hatırladım birden. Yıllar önce mahalleden birkaç arkadaşın Ramazan eğlencesi için beni teravih namazına götürdükleri geceyi hatırladım yeniden. Arkadaşımın muzipliğinden dolayı içimden gelen gülme nöbetine engel olamayışımı, “Namazımızı fesada verdiniz.” diyen kızgın çehreli amcaları ve yediğim okkalı birkaç tokadı…
İmam teravih namazına hazırlık yaparken, bazı yaşlılar çocukların saf düzenine lâyıkıyla geçip geçmediklerini kontrol ediyor, çocukluğun verdiği masum dikkatsizlikten dolayı düzene uymayanları uyarıyor, titizleniyorlardı. Bu ihtiyarların yüz ifadelerinden, Ramazanlarda her câmide olagelen, çocukların saflar arasında dolaşmasına hiç de hoş nazarla bakmayacakları anlaşılıyordu.
En son okuduğum birkaç kitapta da bu konudan bahsediliyordu. Bu durumu dile getiren bazı din âlimleri: “Namaz esnasında, namazın ruhuna kilitlenmeyip çocukların gürültülerini duyan kişinin namazı zaten çok sahih bir namaz değildir. Kişi, ‘namazımı fesada verdiler’ diye çocuklara kızacağına önce kendi kalbine bakmalıdır.” diyorlardı.
Çocukluğuma gittim yeniden. Aslında câmi cemaati büsbütün haksız da sayılmazdı. Çocukluğumu ve bazı cin fikirli afacanları getirdim gözlerimin önüne. Arkada saf tutmuş çocuklar arasında, çocukluğumun afacanlarından birkaçının olduğunu sezebiliyordum.
Yatsının sünnetinde sadece etrafımdan değil, bütün dünyadan kopmuştum sanki. Müezzin kamet getiriyordu. Cemaatle beraber farz namazı için kalktığımda gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmüş olduğunu fark ettim. İmamın, “Allahu Ekber!” nidasıyla yeniden huzura yöneldim. Teravih namazının sonunda hep birlikte söylenen Salâvat-ı Şerîfeler, hepimizin üzerinde hakkı olan Allah’ın Sevgili Resulü’ne (sas) karşı derin bir vefanın dile getirilmesi gibiydi. Yeniden doğmuş gibiydim. İçimde tarifi imkânsız bir çocuk neşesi vardı. Geriye dönüp yeniden çocuklara baktım. Bazıları kıkırdıyordu.
Vitir namazına başladığımızda ben yeniden başka bir âleme geçmiştim sanki. Namaz biter bitmez câmide hafif bir dalgalanma oldu. Öfkesi kabarmış kimi kızgın adamlar, “Ulan keratalar sürekli kıkırdayıp namazımızı fesada verdiniz.” diye başlarını sağa sola sallayıp “Ya sabır!” çekiyorlardı. Arka saflara atılmış çocuklar ise, birbirlerini dirsekleyip gülmeye devam ediyorlardı.
Bu arada, birkaç kızgın adam hızını alamayıp çocukların üzerine yürümüştü. İçlerinden biri çocuklardan birini ensesinden kavradığı gibi dışarıya sürüklemeye başladı. Çocukluğumdaki, öfkesi kabarmış vaziyette üzerime gelip bana tokat atan adamı hatırladım. İçim hop etti birden. “Amca tamam!” dedim.
Adam çocuğun benim olduğunu düşünmüş olmalıydı. “Kardeşim çocuklarınıza sahip çıksanıza!” dedi. “Çıkıyorum ya işte!” dedim. Adam çocuğu bırakıp uzaklaşırken çocukla gözgöze geldim. Günahsız ve masumdu. Başını okşayıp bir köşeye dâvet ettim. Oturduk. Arkadaki çocuklar da yanımıza geldiler. Onlara,”Sakın ‘kızıyorlar’ diye buraya gelmemezlik etmeyin! Fakat siz de biraz dikkat edin! Namazda Rabbimizin huzurunda duruyoruz. Yan yana durmayın! Babalarınızın, büyüklerinizin arasına dağılın! Namazın sonunda bir araya gelirsiniz!” dedim. Masum başlarını tasdik mânâsında sallarken dikkat ettim; onlarda kendimi gördüm. Çocuk işte! Anladığı en açık dil, şefkatin ve yumuşaklığın dili. Ve kendi kendime mırıldandım: “Yoksa yanlış adamların öfkesinden kaçıp, yanlış adamların gemisine binersiniz.”
fethullah gülen ve okullar..
Yurt dışındaki bu seçkin eğitim kurumlarının fikir babası olan Fethullah Gülen, bu konuda şunları söylüyor:
Yeryüzünde karşılaştığımız bütün problemlerin temelinde insan unsuru yatar. Yani, bütün problemler insanla başlar, insanla biter. İster iyi yürüyen, arızasız veya az arızalı içtimai bir sistem ve toplum düzeni, isterse kabir ve kabrin öte yanı için en etkili vasıta eğitimdir. Bu bakımdan, eğitim ve öğretmenlik mesleklerin en kutsalı olduğu gibi, bir ülkeye ve millete de en hayırlı hizmet ancak eğitim yoluyla yapılabilir.
12-13 yaşlarında Erzurum’da Kurşunlu’da ders görürken, bir elimde Arapça kitabı, diğer elimde harita olur ve ‘Allah’ım bir zamanlar olduğu gibi, dünya dengesinde sözü dinlenir bir ülke haline tekrar nasıl gelebiliriz?’ der, çocuk yaşımda bunun planlarını yapardım. Ben, bu hülyalarla büyüdüm. Hayatta, bunun dışında bir hedefim olmadı. İyi bir evim olsun, çocuklarım olsun, arabam olsun, bunlar kesinlikle aklımdan geçmedi. Fıtrat kanunlarına karşı koyamazsınız. Su akacak, yüz derecede kaynayıp buharlaşacak, sıfır derecede ise donup buz olacaktır. Fıtratımda böyle bir özellik varsa ve bu da zararlı değilse, bu çekirdek üzerinde neşv ü nema bulmaktan daha tabii ne olabilir?
‘Milletime, ülkeme hizmet’ hedef ve duygularıyla büyümüş bir insan olarak şu anda bu hizmet de ilk planda eğitimden geçiyorsa, benim eğitimle ilgilenmem suyun akması, güneşin doğup batması, dünyanın hareketleri gibi tabiî bir şeydir. Fakat, benim elimde hiçbir güç yok, sermaye yok, ordularım yok. Sadece, önü alınmaz bir hizmet aşk ve şevkim var. Bunu da ancak anlatır, sözümün geçeceklerine söyler ve sadece tavsiyede bulunabilirim. Kaldı ki, bu tür hizmetler bir ‘rıza pazarı’nı andırır.
Türkiye dünyadan koparılamaz, koparılınca ağaçtan kopmuş bir dal gibi canlı kalamaz, kurur. Türkiye’nin dünya ile entegrasyon içinde olması lazım. Böyle bir entegrasyonda da bizimle yürekten bağlantı kurabilecek, içli-dışlı olabilecek, en başta Asya milletleri vardır. Yani, bir nev’i Asya birliği var. Biz aynı sürgünün dalıyız bir yönüyle. Arkadaşlarımı bu sebeple Asya’ya yönlendirdim. Belki de bu bir hayalperestlikti. Başkalarının Asya’da gelip okul açmaları için hiç boşluk kalmamalıydı. Avrupalılara bile boşluk kalmamalıydı: Çünkü, bizim özellikle orta eğitim düzeyimiz çok yüksekti ve hatta Japonlarla aynı seviyedeydi. Amerika’nın orta öğretiminin önünde görünüyorduk. Vefalı Türk insanı destekledi ve Orta Asya’daki okullar açıldı. Bazıları şimdi kendi yağıyla kavruluyor. Bugüne kadar onlara omuz verilmeseydi, bu işi orada götürmek mümkün olamayacaktı.
Elimize bir fırsat geçti, bunu inanarak ve sorumluluk şuuru içinde değerlendirmeye çalıştık. Türkiye’nin aydınlanmaya ihtiyacı vardı. Dostlarımızı yönlendirmemiz gerekiyordu. Cami yapanlar, yanında Kur’an kursu açmak istiyorlardı. “Cami güzeldir, öpüp başımıza koyarız. Ama bir özel okul açarsanız, daha iyi olur” dedim. Çünkü, ülkemizin sosyal bilimler ve teknik sahada çok iyi yetişmiş, seçkin insana ihtiyacı vardı. İşin başından beri dostlarıma, arkadaşlarıma tavsiyelerde bulunmaya çalıştım. Yürütülen bu hizmetlerin içinde fiilen hiçbir zaman olmadım. Bu dünyada ev için, bark için de hiç talebim olmadı. Dostlarımın güvenlerini, eğitim hizmetleri için bir kredi kartı gibi kullandım. Bütün bunları, arkadaşlarımın teveccühleri ile yaptım.
Dışa Açılma
Fethullah Gülen, Kasım 1989′da Berlin Duvarı’nın yıkılıp, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini çok iyi değerlendirdi. Arkadaşlarını, bu eski Demirperde ülkelerine yönlendirmek istiyordu. Orta Asya’da Türkler vardı, Kafkasya’da akraba milletler vardı, Balkanlarda ise eski Osmanlılar vardı. Gülen, bu tarihî olayı ilk defa 1989 yılının Kasım ayında Süleymaniye Camii’nin kürsüsünden dile getiriyor, kendisini dinleyen cemaate gelişmeleri anlatıp, imkânı bulunan kişilerin, bağımsızlığını kazanmak üzere olan bu yörelerde insanların sorunları ile ilgilenmelerini öneriyordu. Gülen, bu tip konuşmalarını İzmir’de de sürdürecekti. 11 Ocak 1990 günü 11 kişilik ilk kafile Sarp kapısından Gürcistan’a giriş yapıp, Batum’a ulaştı. Bunlar, Fethullah Gülen’in Orta Asya’ya ilk açılımı yapan öncü arkadaşlarıydı. Gürcistan’ın Acara bölgesindeki bu sahil kentinde iki gün kalan Türkler, daha sonra başkent Tiflis’e ulaştılar. Oralarda dostlar edindiler. Gürcistan’ın Müslüman köylüleri, 70 yıl sonra Türkiye’den gelen dindaşlarını karşılarında görünce çok sevindiler. Yeni bir işadamı grubu, 28 Mayıs 1990 tarihinde yola koyuldu. Bu defa heyette 37 kişiyle birlikte 3 ton yük vardı. Bu yük kitap, kaset ve hediyelik eşyalardan oluşuyordu. Türklerin konvoyu 6 otomobil ve 1 otobüsten meydana gelmekteydi. Fethullah Gülen’in arkadaşları, yine aynı yolu seçtiler. Sarp kapısından geçip, Batum, Tiflis, Kazan, Gence üzerinden Bakü’ye ulaştılar. Altı ay önce kurulan dostluk, bu gezide meyvesini verdi. Gürcüler ve Azerîler, kendilerini çok sıcak şekilde karşıladı. Ailelerin, Türkiye’ye gönderecekleri çocukları ile ilgili belgeleri hazırladıkları görüldü.
Üç Yeni Ülke Daha
37 kişilik Türk kervanı, Azerbaycan’dan Özbekistan’a, oradan da Kazakistan ve Tacikistan’a geçti. Temaslar, izlenimler buralarda da çok iyi sonuçlar verdi. Bu ikinci gezi de, başarılı bir biçimde bitti. 1992 yılında bu yeni cumhuriyetlerin peş peşe bağımsızlıklarını kazanıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından resmen tanınmaları üzerine, o yörelerden gelen öğrencilerin problemleri sona eriyor, ülkemizde özgürce öğrenim yapmaları mümkün oluyordu. Bu öğrenciler, ülkelerine döndükten sonra Türkiye’nin büyüklüğünü ve tüm güzelliklerini kendi insanlarına anlatacak, oralarda açılacak Türk kolejlerinin önündeki engelleri de kaldırmada rol oynayacaklardı. Türk müteşebbisi ise, Fethullah Gülen’in tavsiyeleri üzerine zaten dışa açılmaya karar vermişti. İnsanlar il il, yöre yöre kendi aralarında toplanıp şirketler oluşturuyor, ülkelerden ülke beğenmek için yola koyuluyorlardı.
Özal Son Gezisine Okullar İçin Çıktı
Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal, 1993 yılının ilkbaharında önce Balkanlar, ardından da Orta Asya Türk Cumhuriyetleri gezisine çıktı. Özal, Balkanlardan ‘bitkin’ denebilecek derecede yorgun dönmüştü. Hattâ bu gezisi sırasında yolda yürümekte güçlük çekiyor, Balkanlarda bağımsızlığını kazanmış ülkelerin Müslüman halklarıyla birlikte camilerde ibadet ederken, namaz kılmakta zorlanıyordu. Cumhurbaşkanı Özal’ın bu gözle görülür fizikî yorgunluğunu, kendisine refakat eden Devlet Bakanı Şerif Ercan gidermeye çalışıyor, namaz sırasında secdeden kalkarken veya merdiven çıkarken koluna girip, destek oluyordu. Özal, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri gezisine 5 Nisan 1993 tarihinde başlayacaktı. Beraberinde kalabalık bir heyetle yola çıkmak istiyordu. Geziye, özel davetliler de almak niyetindeydi: Bu, merhum Özal’ın son gezisi olacaktı. Gezi dönüşünden 24 saat sonra, 17 Nisan 1993 Cumartesi günü hayata veda ediyordu. Merhum Özal’ın son dış gezisini, Fethullah Gülen şöyle anlatıyor:
Eski Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanmış Türk cumhuriyetlerinde okullar açmak üzere bazı vatandaşlarımız seferber olmuştu. Ama, birtakım engeller görünüyordu. Bu engeller, normal olduğu herhalde işin başında kestirilememişti. Öyle ya, başkaları bizim ülkemize gelip, okul açmak isteseler ne yaparız? Bilmediğimiz, tanımadığımız insanlar, farklı bir öğretim programıyla okul kurmak isterse, herhalde bir kısım endişelerimiz olur. Özbekistan’da, Türkmenistan’da ve Kırgızistan’da değişik temaslarda bulunan insanlarımız, yurda dönünce tabiî ki çeşitli bilgilerle geliyorlardı. Bunun neticesinde durum değerlendirilmesi yapılıp, daha sonra takip edilecek harekat tarzları belirleniyor olsa gerekti. 1992 yılında Amerika’daydım. O sıralarda Houston’da tedavi gören merhum Özal’ı kaldıkları hastanede ziyaret ettim. Özellikle eğitim hizmetleri konusunda bilgi almak istemişlerdi. Kendisine, bildiklerimi hastane şartları içerisinde anlatabildiğim kadar anlattım. Merhum Özal, bu görüşmemiz sırasında şunları söyledi:
‘Ben bu meseleyi bir kısım devlet adamlarına, Dışişlerine elli defa söyledim. Bu okullar, Türkiye’nin geleceği adına çok önemlidir, güç verin bunlara dedim. Fakat anlamıyorlar. Bu olay, Türkiye’nin dışa açılmasıdır.’ Özal, gördüm ki, bu konuda çok dolu ve kararlı. Süratli şekilde bir şeyler yapmak istiyor. Amerika’dan döndükten sonra, önce Balkanlar’a, ardından da Orta Asya’ya gitmeye karar verdi. Orta Asya seyahatine, o ülkelerde okul açmak isteyen insanlardan da, parlamenterlerden de götürmek istedi. Bunlardan bazılarına ‘gelin, beraber gidelim’ demişti. Bir ara, götürmek istedikleri kişiler nasılsa gitmemeye karar vermişler. Kendilerini telefonla aramış. ‘Arkadaş, ben sizin için; bu okullar için gidiyorum. Gitmiyorsanız, ben de gitmiyorum’ demiş. Bu olayı ben hep hislenerek hatırlarım.
Fethullah Gülen, yurtdışına açılımlarında merhum Turgut Özal’ın yardımlarını şükranla yâd ediyor; bu konudaki anılarını şöyle sürdürüyor: Merhum Özal, Asya’daki okullara kendi okulları gibi sahip çıktı. Özbekistan’da bir problem çıkınca, son gezisi sırasında sayın Kerimov’la görüşmüş. Kerimov cenapları, okullar konusundaki endişesini merhum Cumhurbaşkanımıza anlatmış. O da, ‘Ben, bu okullara kefilim’ demiş, mesele halledilmiş. Soğuk hava ısınmış, güven tazelenmiş. Özbekistan Devlet Başkanı daha sonra Özal’a şu soruyu yöneltmiş: ‘Peki, bu okulları bitiren çocuklar, üniversiteyi nerede ve nasıl okuyacaklar?’ Özal’ın bu soruya da cevabı şöyle olmuş: ‘Bunlar, dünyanın her yerinde okullar açıyor. Çocuklarınız, ortada kalmaz. Mutlaka yüksek öğrenim yapmalarını sağlarlar.”
Merhum Özal, Özbekistan’daki tutumunu gezdiği diğer ülkelerde de sergilemiş. Vefatından önce, belki hayatındaki en hayırlı işi yapmış. Bugün kendisini minnetle, şükranla ve rahmetle anıyoruz.
Özal’dan Mektup
Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Fethullah Gülen okullarının yurtdışına açılımı için yaptığı bu seyahatin dışında, çeşitli ülkelerin devlet başkanlarına mektuplar yazarak da destek sağlıyordu. Bu mektuplardan birini 10 Kasım 1992 tarihinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’e hitaben yazmıştı. Özal’ın mektubu şöyleydi:
‘Sevgili karındaşım Ülkelerimiz arasında ilişkilerin her alanda çok süratli bir şekilde geliştiğini görmekten büyük bir memnuniyet duymaktayım. Zat-ı âlilerinin de benimle aynı görüşleri paylaştığından eminim. Ekim 1992 ayı sonunda Ankara’da yapılan ve çok başarılı geçen zirve, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için gerekli siyasî iradenin mevcudiyetini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu gelişmelere paralel olarak, çok sayıda Türk müteşebbis ülkenize gelmekte ve hemen her konuda yatırım imkânlarını araştırmaktadır. Türk basın sektöründe önemli bir yere sahip olan Zaman gazetesinin Bölge Müdürü, şahsen tanıdığım Ali Bayram, Zaman Gazetesi ve televizyonu konularında işbirliği imkânlarını araştırmak üzere, Kazakistan’a gelecektir. Kendisine gerekli kolaylığı göstererek, yardımlarınızı esirgemeyeceğinizden eminim. Bu vesileyle Zat-ı âlilerine ve şahsınızda tüm Kazak halkına en iyi dileklerimi sunarım.
Turgut Özal
Cumhurbaşkanı
Engeller Kalkıyor
Turgut Özal’ın, Dr. Ali Bayram’a verdiği referans mektup, Kazakistan’a giden Türk müteşebbisleri için adeta pasaport yerine geçiyordu. Kazak bürokratlar, Türkiye’den gelen bu yeni yatırımcılara karşı güven duygusu içine giriyor, onların, ülkenin her tarafında özgürce hareket etmelerine imkân sağlıyordu. Dr. Ali Bayram, zamanla Kazakistan’da önemli bir konuma ulaştı. Kazakistan Millî Eğitim Bakanlığı, yabancıların başvurusunda Bayram’ın iznini aramaya başladı. Çünkü Ali Bayram, Kazaklar tarafından hem güven duyulan bir kişi olmuş, hem de Kazak Parlamentosu’nda Millî Eğitim Komisyonu fahrî üyeliğine getirilmişti. Artık dünyanın çeşitli yörelerinden gelip, Kazakistan’da eğitim yatırımı yapmak isteyenler için, Ali Bayram’ın ‘evet’ demesi gerekecekti.
Demirel’den Mektuplar
Cumhurbaşkanı Demirel, Fethullah Gülen okulları için yazdığı mektuplardan bir tanesini 21 Eylül 1993 tarihinde Gürcistan Devlet Başkanı Edward Shevardnadze’ye hitaben kaleme alıyordu. Demirel’in mektubu şöyleydi: Sayın Cumhurbaşkanı, Aziz Kardeşim Bu mektup ile zat-ı âlilerine Türkiye’nin güzide eğitim kurumlarının tecrübeli yetkililerini takdim etmek istiyorum. Söz konusu eğitim kurumları, uluslararası bilgi yarışmalarında Türkiye adına başarılı sonuçlar elde eden öğrencileri yetiştirmekle haklı bir gurur duymaktadırlar. Bu kurumların ülkenizde de faaliyete geçtiklerini memnuniyetle öğrenmiş bulunuyorum. Ülkelerimiz ve halklarımız arasında işbirliğinin eğitim alanında da gelişmesi, ilişkilerimizin bir bütün olarak her alanda dengeli ve kapsamlı şekilde ileriye götürülmesine ve genç nesiller arasındaki karşılıklı anlayışın artırılmasına olumlu yönde katkıda bulunacaktır. Bu vesile ile saygı ve sevgilerimi yinelemek isterim.
Süleyman Demirel
Cumhurbaşkanı
Finansörlere İş İmkânı
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Kafkasya ve eski Demirperde ülkelerinde okul açmak için olağanüstü çaba harcayan ekipler, her gittiği yerde bürokratlarla çok iyi ilişkiler kuruyor, kısa sürede onların güvenini kazanıyorlardı. Bu arada, Türkiye’den iş yapmak üzere gelen müteşebbislere yardımcı olan okul kurucuları, onların hatırı sayılır derecede imkânlara kavuşmalarını sağlıyorlardı. Zaman içerisinde bu işadamları iyi paralar kazanmaya başlayacak, okulların finansman açığını da seve seve kapatma gayreti içerisine gireceklerdi. Kısacası, yurtdışındaki okulların finansörleri de böylelikle ortaya çıkacaktı. Türk işadamları, yurtdışında kendilerine imkân sağlayan bu eğitim gönüllülerinin yardımlarına karşılık, onlara gönülden destek olma yoluna gidecekti.
Okulların Patronları
Beş kıtaya yayılan okullar için Türkiye’de şirketler kuruldu. Bu şirketler, yurtdışında açacakları okullar için Türk Milli Eğitimi’ne başvurup, izin aldı. Ardından, görev alacak eğitim ordusu belirlendi. Bugün sayıları 4 binin üzerinde olan öğretmenler, ülkemizin en gözde üniversitelerinden yetişmiş gençler arasından seçildi. Yaşları 22-35 arasındaydı. Hepsi, çok iyi derecede bilimsel eğitim görmüş ve mükemmel İngilizce öğrenmişti. Fethullah Gülen’in tavsiye ve teşviklerine uyarak okul açanlar, Asya’daki okulları açmak için şu şirketleri kurdular: Çağ Öğretim İşletmeleri AŞ, Feza Gazetecilik AŞ, Şelale AŞ, Eflak AŞ, Kazak Türk Liseleri Genel Müdürlüğü, Sebat AŞ, Silm AŞ, Taşkent Eğitim Şirketi, Serhat Eğitim Öğretim ve Sağlık Hizmetleri AŞ, Tolerans Vakfı, Ufuk Eğitim Vakfı, Toros Eğitim Hizmetleri Turizm ve Ticaret AŞ, Ertuğrul Gazi Eğitim Öğretim AŞ, Karaçay Çerkes Toros Eğitim Hiz. Tur. ve Tic. AŞ, Palandöken Eğitim Öğretim Hiz. AŞ, Dunae 94 Şti., Özel Burg AŞ, Dostluk Yurdu Derneği, International Hope Ltd. Company, Fezalar Eğitim Öğretim Ticaret Limited Şirketi, Çağlar Eğitim Mal. Ltd. Şti, Balkanlar Eğitim ve Kültür Vakfı, S.C. Lumina SA Şirketi, Gülistan Eğitim Yayın ve Ticaret Ltd. Şti., Sema Eğitim Öğretim İşletmeleri AŞ, Samanyolu AŞ, Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı, Yayasan Yenbu Indonesia Vakfı.
5 Kıtada 40 Bin Öğrenciye Eğitim
Fethullah Gülen’in arkadaşları tarafından dünyanın dört bir köşesinde açılmış bulunan üniversite, kolej, lise ve çeşitli kurslarda okutulan Türkiye Türkçe’si kitapları da Anavatan’da özel olarak hazırlanıp, yurtdışındaki okullara sevk ediliyor. Gülen okullarında eğitim gören 40 bin öğrencinin kısa sürede çok güzel Türkiye Türkçe’si konuşur hâle gelmesi aileleri de etkiliyor, onlar da çocukları gibi Türkçe’ye merak sarıyor. Eski Demirperde ülkelerinde bu amaçla yetişkinler için Türkçe kursları açılmış bulunuyor.
Azerbaycan
Azerbaycan Türk liselerinin Genel Müdürlüğünü İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olan Turan Öztoprak yürütüyor. Öztoprak, Azerbaycan’daki hizmetleri şöyle anlatıyor: Azerbaycan’daki okullarımızda 2 bine yakın öğrenci okutuyoruz. Hepsi Türkiye Türkçe’sini çok kolaylıkla öğreniyor. Türkiye’den 150 öğretmen götürdük. Eğitim kalitemiz her geçen gün artıyor. Buranın insanları Azerî lehçesinde Türkçe konuştukları için anlaşmada güçlük çekmiyoruz. Ama herkes Türkiye Türkçe’si öğrenmek istiyor. Okullarımız da bu görevi en iyi şekilde yerine getiriyor. Okullarımızın mazisi yeni, ama çok yüksek bir standartta. 1994 yılında Bulgaristan’ın Varna kentinde yapılan Dünya Biyoloji Olimpiyatları’nda öğrencilerimiz iki altın, bir gümüş, bir de bronz madalya aldılar. Bir başka grup öğrencimiz ise, Biyoloji Olimpiyatları’nda dünya birinciliği kazandı. 1994 Dünya Çevre Proje Yarışması’nda ise, yine öğrencilerimizin yüksek dereceleri oldu. Bütün bunlardan sonra diyebilirim ki, öğrencilerimiz Azerbaycan’ın en iyileri. Tereddütler geride kaldı. Okullarımızın açılışı sırasında, her ülkede olduğu gibi burada da tereddütlü anlar yaşanmış. Bunu doğal karşılıyoruz. Çünkü, o ülkenin en kutsal değerlerini, bir ülkenin geleceği olan çocuklarını, size emanet ediyorlar. Ama Azerbaycan devlet yetkilileri okullarımıza baştan beri sahip çıktı. Türk olmanın ayrı bir imtiyazı bulunduğundan, engeller kısa sürede aşıldı. Azerbaycan kritik bir konumda. Radikal cereyanlardan rahatsız oluyorlar. Bizleri incelediler, tereddütlerden kurtuldular. Sistem oturdu. Herkes güven duymaya başladı. Öğrencilerimizin dünya çapındaki başarıları bu hizmetleri taçlandırdı.
Kırgızistan’da Türk Terbiyesi Ailelere Barış Getirdi
“Kırgızistan’daki Türk okulları, parçalanmış aileleri birleştirmiş’ diyerek cümlemize başlarsak, hâliyle ‘Nasıl birleştirmiş?’ diye sorarsınız. Bu, görev nedeniyle bir parçalanma değil. Boşanma, terk edilme nedeniyle. Gerçekten çok güç bir iş. Ama Türk öğretmenler bunu başarmış. ‘Ben, sosyal demokrat bir aileden geliyorum. Kendim de sosyal demokratım ve Atatürkçüyüm’ diye söze başlayan Kırgız Türk Okulları Genel Müdürü Yücel Bozkurt, ilginç bilgiler veriyor. O anlatsın, biz dinleyelim:
‘Aileleri Barıştırdık’
‘Kırgızistan’da, özellikle Rus ailelerde boşanma oranı yüksek. Daha çok erkekler evi terk ediyor. Kadınlarla çocuklar kaderleriyle baş başa bırakılıyor. Öğrencilerimiz arasında böyle parçalanmış aile çocukları vardı. Onları Türk örf ve adetlerine göre eğittik. Aile birliğinden bahsettik. Ana, baba, kardeş sevgisini aşıladık. Hepsi bizim gibi oldular. Gerçekten, sevgi ve saygıyı öğrendiler. Daha sonra anneleri ile babalarını barıştırdılar. Bu, bizim için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. Diyebilirim ki, son iki yıl içinde 30-35 aile barıştı. Anne, babalar bir çatı altında birleştiler. Bu yörelerde gayr-i müslim aile çocukları belli bir yaşa gelince evlerini terk ediyorlar. Anne ve baba ile bağlarını koparıyorlar. Ebeveyninin yaşlılığı, yalnızlık içinde geçiyor. Çocuklar, onları aramıyor. Ümit ediyorum ki, bundan sonra Kırgızistan’daki öğrencilerimiz, anne ve babalarıyla bir hayat boyu meşgul olacaklar. Öğrencilerimiz, küçük yaşta alkol ve sigaraya alışıyorlarmış. Onları, bu yoldan da çevirme gayreti içinde olduk. Bu alışkanlıkların sağlık açısından verdiği zararları kendilerine konferanslarda anlattık. Ailelerle de işbirliği içerisine girdik. Çok iyi sonuçlar aldık. Türkçe şimdi moda Okullarımızda baştan beri ücret alıyoruz. Aylık ücretimiz yaklaşık 30 dolar, ama öğrenci başına giderimiz 75 dolar civarında. Elektrik, su, kira ve altyapı giderlerini Kırgızlar karşılıyorlar, bize de maddî katkıda bulunuyorlar. Okullarımızda eğitim gören gençler, çok iyi şekilde Türkçe öğreniyorlar. Bunlar, Türk işadamlarının yanında kolaylıkla iş buluyor, güzel para kazanıyorlar.’
Afganistan’da Türk Kolejleri
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yanımızda iki dost millet vardı. Afganlar ve Hindistan’daki Müslümanlar. Yani, bugün Pakistan ve Bangladeş diye iki ayrı devlet oluşturan eski Hint Müslümanları ve Afganlarla göbek bağımız, kan hısımlığımız da bulunuyordu. Bugün, Afganistan’ın çeşitli yörelerinde 4 Türk koleji var. Bu eğitim kurumlarının genel müdürlüğünü de Erzurum Atatürk Üniversitesi mezunu Mustafa Yılmaz Aydın yapıyor. Aydın, kendisi gibi öğretmen 50 arkadaşıyla birlikte cephede görev sürdürüyor. Afganistan’ın can pazarında Türk Kolejini yöneten Mustafa Yılmaz Aydın’dan nefes kesen çalışma koşullarını dinleyelim:
Mermi Sandığı Sıralar
Afganistan’da 4 okulumuz var. İkisi Şıbırgan ve Meylene şehirlerinde. Ülkede savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Kış çok şiddetli geçiyor. Yakacak yok; o yüzden, kış boyunca okullar tatil. Öğrenime yaz aylarında devam edebiliyoruz. Afganistan okullarında pencerelerde cam, dershanelerde sıra yok. Öğrenciler, mermi sandıklarının üzerinde oturuyor; defter yok, kalem yok. Ders araçlarından öğrenci sıralarına, kitaptan inşaat malzemelerine, kısacası iğneden ipliğe her şeyi TIR’lara yükleyip, Afganistan’a getirdik. İstanbullu hayırseverler, bu işe ön ayak oldu. Binaları tamir ettik, modern okula da bayraklarımızı diktik. Okullarımızdan ikisi kolej. Buralarda İngilizce eğitim veriliyor. Bir okulumuzda ise Türkçe ağırlıklı eğitim var. Şu anda Meylene’deki okulumuz savaş nedeniyle kapalı. Öğrenci sayımız 350. Öğrenciler arasında Özbek, Türkmen ve ayrıca Hazara Şiileri’nin çocukları var. Afganistan’da her an namlunun karşısında görev yapıyoruz. Binalarımızdaki kocaman Türk bayrakları bizim dokunulmazlık zırhımız oluyor. Afganistan’da her iktidara gelen, bizlerle anlaşıyor. Şu andaki yönetim, ülkenin tüm millî eğitim sorumluluğunu bize vermek istiyor. Böyle kritik bir dönemde nasıl üstesinden gelinebilir ki? Milli Eğitim Bakanlığı, “Alın bu işi götürün” diyor. Her gün iktidarın değiştiği bir ülkede böyle bir sorumluluk altına girmek macera olur. Bitmek tükenmek bilmeyen savaş sırasında çoğumuz esir kaldık. Ama bu, fazla sürmedi. Savaş şartları, bütün korkunçluğuyla devam ediyor. Ama bizim eğitimimiz de aksaksız sürüyor. Bir süre önce, Türkiye’nin eski büyükelçisi Bilge Cankoray okullarımızı ziyaret etti. Bu arada Afganlı bir çocuk, Atatürk’ün gençliğe hitabesini coşkuyla okudu. Büyükelçi ve beraberindekiler, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı. Tüm olumsuz koşullara rağmen, verdiğimiz hizmetten dolayı mutluluk duyuyor, devletimizin büyüklüğünü buralarda çok daha iyi anlıyoruz.
Türkmenistan
Fethullah Gülen’in arkadaşları, Türkmenistan’a 1992 yılında girmiş. Başkent Eğitim Şirketi bu kardeş ülkede 5 yıl içinde 20 eğitim kurumu oluşturmuş. Türk kolejleri, iki yıllık bir deneme döneminden geçirilmiş. 1992 yılında Anadolu lisesi türünde açılan Turgut Özal Türkmen Türk Lisesi’nin öğrenim programı ve öğrenci yetiştirme kalitesi incelenmiş; buradan alınan sonuçlar yenilerinin açılması için referans olmuş. Türkmenistan’daki eğitim kurumlarının Koordinatörü Seyit Embel, gördükleri ilgi konusunda çok önemli bilgiler veriyor. Şimdi, Embel’i dinleyelim: Bugün Türkmenistan’da 20 eğitim kurumumuz var. Son 5 okulumuz, Türkmenistan Devlet Başkanı Sayın Türkmenbaşı’nın arzuları üzerine oldu. Kendileri, bizim eğitim sistemimizi ve öğrencilerin başarılarını çok beğenmişler. Okul sayımız 15 iken, Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel’den yenilerinin açılmasını rica etmişler. Cumhurbaşkanımız da konuyu bize ilettiler, ‘emriniz olur’ dedik. Türkmenistan’daki okullarımızda Türkmence, Rusça ve İngilizce’nin yanı sıra çok iyi derecede Türkiye Türkçe’si okutuluyor. Aşkabat’taki iki üniversitede Türkoloji kürsülerinde hocalarımız görev yapıyor. Bu üniversitelerde iki yıldan beri Türk dili öğrenmiş öğrenciler mezun ediliyor: Ayrıca, her yıl en iyi derecelerle okuyan öğrencilerimizden bir grup, dil pratiği yapmak üzere Türkiye’ye getiriliyor. Türkmenistan’daki okullardan çoğu Anadolu lisesi türünde. Aralarında ticaret ve teknik eğitim veren liselerde İngilizce, Türkçe, bilgisayar kursları da var. Bu okullar arasında bir de Uluslararası Türkmen Türk Üniversitesi yer alıyor. Okullarda 3.757 öğrenci eğitim görüyor. Üniversitemizin öğrencileri arasında sekiz ayrı ülkenin gençleri var. Türkmenistan Devlet Başkanı Sayın Türkmenbaşı, bir ziyaretimiz sırasında bize şunları söyledi: ‘Türkmenistan’ın gerçek zenginliklerini ortaya çıkarıyorsunuz. Tarih sizden bahsedecek.’ Türkmenbaşı, çalışmalarımızdan çok memnun. Bizlere, Türkmenistan vatandaşlığı verdi. Bu arada, arkadaşlarımızdan Muammer Türkyılmaz’ı da Millî Eğitim Bakan Yardımcısı yaptı. Türkmenbaşı bununla da kalmadı, okullarımıza maddî destekte bulunan tüm Türk vatandaşlarını da Türkmenistan vatandaşlığına kabul etti. Ayrıca, bizlere üstün hizmet madalyası verdi. Devlet Başkanı, Türkmenistan’daki süper fen liselerini de bize kardeş okul yaptı. Türk kolejlerini üç yıl boyunca izleten Türkmenbaşı, bu eğitim kurumlarının ilk mezunlarını verdiği törene de şu mesajı yollamış:
Türkmen Öğrenciler Dünya Şampiyonu
Türkmenistan’da birincilik ipini göğüsledik. İki yıl önce Ukrayna’da yapılan Dünya Biyoloji Olimpiyatlarında Türkmenistan iki altın ve iki gümüş madalya kazandı. Takım hâlinde de birinci olduk. Dünya standartlarında eğitim yapıyoruz. Öğrencilerimiz Türkmence, Türkçe, İngilizce ve Rusça dillerinde ders görüyor. Aslında Türkmenistan devleti de, ciddî bir eğitim standardı oluşturmuş. Fen derslerine çok önem veriyorlar. Dünya Matematik Olimpiyatları’nda da Türkmenistan bu yıl bir altın ve üç gümüş madalya aldı.
Kazakistan
‘Şu anda eğitim kurumlarımızda 5 binin üzerinde öğrenci okuyor. Hepsi, mükemmel Türkiye Türkçe’si öğreniyor. Kazakistan’da çağdaş medeniyetin yeniliklerine açık, aklî ve kalbî aydınlığa ermiş, Türk dostu gençler yetişiyor. Kazakistan’da, Türkiye’nin en güzide üniversitelerini bitirmiş öğretmenler hizmet veriyor. Okullarımız, eğitim sezonu boyunca her iki ülkenin millî marşları ile açılıp kapanıyor. Öğrenciler, millî marşları Kazak ve Türk dilinde söylüyor.’
Özbekistan’da 200 Öğretmen
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında yer alan Özbekistan, 1 Eylül 1991′de bağımsızlığına kavuştu. Fethullah Gülen’in arkadaşları da bu tarihî olaydan bir yıl sonra Özbekistan’a gidip, kardeş halklara eğitim hizmeti sunmak için arayış içine girdi. Bursa’daki Silm AŞ temsilcileri, Özbekistan Milli Eğitim yetkilileriyle yaptıkları görüşmeden olumlu sonuç aldılar. Karşılıklı anlaşmalar yapıldı, imzalar atıldı. Önce, Taşkent Erkek Lisesi açıldı. 8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın Özbekistan’a yaptığı ziyaretten sonra, Silm AŞ’ye ‘hizmete devam’ işareti verildi. Özbekistan Bakanlar Kurulu’nun özel bir kararıyla, bu kardeş ülkedeki Türk kolejlerinin sayısı bir çırpıda 18′e çıkarıldı. Özbekistan’da Türk eğitim ordusu ve Türk işadamları 6 yılda çok büyük işler başardı. Anadolu ve fen liseleri türünde okullar açtılar.
Bugün 3.500 öğrencinin okuduğu Türk eğitim kurumları, Özbekistan’ın en gözde okulları hâline geldi. 200 öğretmen görevde Liselerin Genel Müdürü Mahmut Bal, hizmetlerini şöyle anlatıyor:
‘Özbekistan’daki 18 okuldan bir tanesi International School adını taşımakta. Bu okulda, öğretim ana sınıfından başlıyor. Lise bitinceye kadar, İngilizce eğitim sistemi uygulanıyor. Taşkent’teki bu okulda, Özbekistan’da görev yapan tüm diplomatların çocukları okuyor. Okullarımızda matematik, fizik, kimya ve biyoloji dersleri İngilizce olarak okutuluyor. Sosyal dersler ise, Özbek dilinde veriliyor. Ayrıca Türk Dili ve Edebiyatı dersi ile Bilgisayar dersi kendi dilimizde anlatılıyor. Her öğrencimiz, dört dili öğrenmiş olarak yetiştiriliyor. Özbek Türk liselerinden mezun olan her genç, Özbekçe, Türkçe, Rusça ve İngilizce’yi birbirinden güzel şekilde konuşabiliyor. Özbek Türk liselerinde süper bir nesil yetişiyor. 10-15 yıl sonra bu ülkeyi yönetecek gençler, daha şimdiden güven veriyor. Kurduğumuz eğitim sistemi, kardeş Özbekistan’a bir dostluk köprüsü oluşturuyor. Okulların kuruluşu sırasında ortaya çıkan tıkanıklığı merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın bizzat Taşkent’e gelip, Sayın Kerimov’u ikna ederek kaldırması, bugün aramızda şükranla yâd ediliyor.
Moğolistan’a Giden İlk Türk Öğretmenler
Moğolistan’a giden ilk öğretmen kafilesini ‘uzaylı’ gibi seyrettiler Türkiye’den giden genç öğretmenler, ülkemizden 10 bin kilometre ötedeki Moğolistan’a, 31 Ağustos 1994 tarihinde, daha Türk Devleti girmeden ayak bastı. O topraklar aslında Anayurdumuzdu ama, bugünkü sahipleri, Türkiye’den giden ilk kafileyi ‘uzaylılar’ gibi seyrediyordu. Tarihte ‘Türk’ adının ilk defa kullanıldığı yazılı eser ‘Orhun Kitabeleri’ de bu ülke topraklarında bulunuyordu. Türk tarihinde ‘Ötüken’ diye anılan Moğolistan, Cilalı Taş Devri’nde yerleşim alanı olmuş, bu uçsuz bucaksız kara parçası daha sonra Hunlar, Türkler ve Tatarlar tarafından yurt edinilmişti. 1.300 yıl önce göçebe Türklerin ilk Türk devleti Göktürk İmparatorluğu’nu kurduğu diyarlar, sonunda vatandaşlarımız tarafından keşfediliyordu. Bu diyarlarda okul kurmak isteyen Türk müteşebbisleri, 27 genç ve inançlı öğretmeni yola çıkarırken, yanlarına öğretim malzemelerinden tebeşire, hazırlık sınıfında okutulacak Türkçe ve İngilizce kitaplarından, ilaca kadar her şeyi koyuyordu. Aradan 3 yıl geçtikten sonra Atayurdumuz, eğitim ordumuz tarafından fethedildi. Suat Toprak’ın koordinatörlüğünde altı Türk okulu açıldı. Genel Müdür Hüseyin Karakuş’un yönetimindeki okullar, Moğolistan’ın ‘en iyi eğitim kurumları’ kimliğini kazandı. 10 bin kilometre ötedeki Moğolistan, bu okullarla Türkiye’ye iyice yakınlaşmıştı; çünkü 13 Eylül 1995 tarihinde bu okulları ziyaret eden Türkiye Cumhurbaşkanı Demirel, Moğol çocukları tarafından İstiklâl Marşımızla karşılanıyordu. Hüseyin Karakuş, okullarla alâkalı olarak şu bilgileri veriyor: Moğolistan’da bugün 50 kadar Türk öğretmen, 500 civarında öğrenciye eğitim veriyor. Bu arada, Moğol öğretmen sayısı ise 38. Dinleri Budizm. Töreleri çok farklı. Kısa sürede Moğol öğrencilere çok güzel Türkçe öğrettik. Türkçe’yi âdeta ana dilleri gibi konuşuyorlar. Okullarımızın açılmasından hemen sonra, vakfımızın teşvikiyle Türk şirketleri kuruldu. İş adamlarımız, orada ekmek piyasasını ele geçirdi. Şu anda Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da yüzlerce genç Türkçe konuşurken, fırınlardan da bizim dilimizi konuşan, bizim insanlarımızın sesi yükseliyor.
Pakistan ve Bangladeş
Kurtuluş Savaşımızda vatan topraklarına göz diken emperyalistler, Sevr plânını uygulayıp, bizi parça parça etmeye çalışırken, uzak diyarlarda geçim sıkıntısı çeken bazı dost insanlar ise, Türklere maddî yardımda bulunmak için çırpınıyordu. Bunlar, o tarihte henüz bağımsızlığını kazanmamış Hint Müslümanlarıydı. Bugün, Pakistan ve Bangladeş diye iki ayrı devleti oluşturan bu dost insanlar, o günün şartlarında bize inanılmaz destek sağlamışlardı. Pakistanlılar, geçtiğimiz yıl bağımsızlıklarının 50. yılını kutladılar. Biz ise, bu yıl Cumhuriyetimizin 75. yılını coşkuyla kutlamaya hazırlanıyoruz. Fethullah Gülen’in teşvik ve tavsiyesine uyan hamiyetli insanlarımız, işte bu kardeş ülkeye gidip, dört okul birden açmışlar.
Bosna-Hersek
Bosna Hersek’te açılan okulun idarecisi Eşref Demir, şunları söylüyor: Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, bir ziyaretimizde bize, ‘Benim babaannem Üsküdarlı bir İstanbul hanımefendisidir’ demişti. Evet, Bosna Hersek’te pek çok yakınımız var. Türkçe konuşan insan sayısı fazla. Ama okullarımızda, Türkiye Türkçe’si öğretiyoruz. Geçtiğimiz yıl, Türkiye’ye 150 öğrenci getirdik. İstanbul’da Türkçe ve İngilizce hazırlık okuyorlar.
Bükreş’teki Okul Aileleri Birleştirdi
Türk’ün bu kadar yoğun olduğu Romanya’ya Fethullah Gülen’in arkadaşları 1994 yılında girmiş. Bu dost ülkenin kapılarını Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in, dönemin Romanya Cumhurbaşkanı Ion Iliescu’ya yazdığı mektup açmış. Romanya’daki okullar, ‘S.C. Lumina SA’ şirketinin malı. Eğitim kurumlarının adı ise ‘Liceul International’. Burada ilk kolej, soydaşlarımızın yoğun olarak bulunduğu Köstence şehrinde, ikincisi ise başkent Bükreş’te açılmış. Bu eğitim kurumlarının Genel Müdürlüğünü İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği’nden mezun Şahin Durmaz yürütüyor. Şöyle diyor Şahin Durmaz: Romanya’daki okullarımızda 362 öğrenci okuyor. 42 öğretmen ile, idareci ve yardımcı personel Türkiye’den gelmiş bulunuyor. Romen personel sayısı ise 150. Köstence’deki okulumuzda 84 Romen-Hıristiyan öğrenci var. 58 de soydaş çocuğu. Bükreş Lisesi’nde ise, 108 öğrencinin 100′ü Romen, 6’sı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, ikisi de Endonezyalı bir diplomatın çocukları. Türkiye Büyükelçiliği mensuplarının çocukları ise, 1996 yılında öğretime başlayan Süleyman Demirel İlköğretim Okulu’nda eğitim görüyor. Burada, ana sınıfının yanı sıra 8 yıllık ilköğretim veriliyor. 112 öğrenciden, 59′u Türk çocuğu. Romanya’da çalışan iş adamlarımızın evlatları bize emanet edilmiş durumda.
Her Milletin Çocuğu
‘Bu okulu, Romanya’da çalışan iş adamlarımızın eşleri istediği için açtık. Çünkü, aileler parçalanmıştı. Türkiye’de küçük çocuklarını okutan anneler, bizi sık sık telefonla arayıp, ilköğretim okulu açmamızı istediler. Biz de, bu talep karşısında okul açmak durumunda kaldık. Bu okulumuzun 3 de ilginç öğrencisi var. Bunlar, Yunanlı bir ailelerin çocukları. Bu aile, okulumuza geldi, inceledi ve çok beğendi. Çocuklarını tereddütsüzce bize emanet etti. Öğrencilerimiz arasında değişik milletlerin çocukları var. Meselâ Çekoslovakya, Endonezya, Kongo, Güney Afrika, Hindistan, İranlı diplomatların ve işadamlarının çocukları okulumuzun çatısı altında eğitim görüyor. Okullarda Romence’nin yanı sıra Türkçe ve İngilizce öğretiliyor.
Cumhurbaşkanı da Öğretmen Oldu
Dışarıdaki Türk okullarından en ilgincinin Arnavutluk’ta bulunduğunu söylersek, herhâlde yanlış bir yargıda bulunmamış oluruz. Neden mi? Çünkü, bu okullardan bir tanesi başkent Tiran’da Harp Akademileri Komutanlığı binasında hizmet veriyor. Dahası var. Düne kadar bu okulda öğretmenlik yapan fizik profesörü Recep Meydanî, şu anda Arnavutluk Cumhurbaşkanı sıfatıyla ülkeyi yönetiyor. Arnavutluk’ta eğitim kurumlarının Genel Müdürlüğü’nü Ankara Teknik Eğitim Fakültesi mezunu İbrahim Aydoğan yapıyor. Aydoğan’ın verdiği ilginç bilgiler birbirini izliyor. Şimdi, kendisine kulak verelim:
Üniversiteler Artıyor
Azerbaycan Kafkas Üniversitesi
1993 yılında eğitim faaliyetine başlayan bu üniversitede 750 öğrenci okuyor. Üniversitede, hazırlık sınıfı bulunuyor ve eğitim Türkçe-İngilizce olarak veriliyor. Kafkas Üniversitesi’ne girmek için öğrenciler teste tâbi tutuluyor. Her yıl, 7 bin civarında başvuru oluyor, bunun ancak yüzde 10′u üniversiteye kabul ediliyor. Ayrıca, belli sayıdaki öğrenci de burslu olarak okutuluyor. Kafkas Üniversitesi’nin bünyesinde Mühendislik, İktisadî ve İdari Bilimler, Açık Öğretim ve İlahiyat Fakülteleri bulunuyor.
Gürcistan Uluslararası Karadeniz Üniversitesi
Derslerin, İngilizce dilinde öğrenildiği Karadeniz Üniversitesi’nde bu yıl 157 öğrenci bulunuyor. Rusya Federasyonu, Azerbaycan, Türkmenistan ve Türkiye’den gelen öğrenciler, Gürcü bilim adamları tarafından yetiştiriliyor.
Uluslararası Türkmen-Türk Üniversitesi
1994-95 öğrenim yılında açılan bu üniversitede İngilizce, Türkçe, Türkmence ve Rusça dillerinde eğitim veriliyor. 420 öğrencinin kayıtlı bulunduğu üniversitede, İktisadî ve İdarî Bilimler, Eğitim, Mühendislik Fakülteleri faaliyet gösteriyor. Hazırlık sınıfında 4 dilde eğitim yapılıyor. Üniversite öğrencilerinin barınma ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla modern kız ve erkek öğrenci yurtları faaliyette bulunuyor. Türkmenistan’daki üniversitede, 123 Türk öğrenci eğitim görüyor.
Kazakistan Süleyman Demirel Üniversitesi
1996 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev tarafından görkemli bir törenle açılan üniversitede, İngilizce ve Ekonomi bölümleri eğitim veriyor. Bu üniversitede önümüzdeki yıllar için daha kapsamlı bir yapılanma hedefleniyor. Bu arada, El-Farabî Devlet Üniversitesi bünyesinde açılmış olan Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde de 53 öğrenci eğitim görüyor.
Yüksekokullar zinciri
Fethullah Gülen’in teşviklerini değerlendiren Türk insanları tarafından değişik ülkelerde açılan üniversite ve yüksek okul zincirinin halkalarına şunlar da ekleniyor: Kırgızistan’da Alada Üniversitesi, Moğolistan’da Moğol-Türk İnşaat Teknik Yüksek Okulu (Ulan Batur); Pakistan’da Pak-Türk International School and College (İslâmabat’ta yüksek okul), Bulgaristan’da Yarı Yüksek İslam Enstitüsü, Dağıstan’da Derbent Hümaniter Enstitüsü (Hazırlık sınıfı dahil 5 yıl), İktisadî-İdarî Bilimler Fakültesi ve Şarkiyat Fakültesi; (Hazırlık + 5 yıl), İngiltere’nin başkenti Londra’da lise sonrası 2 yıllık ön lisans eğitimi veren London Meridian College.
Okulların Kabaca Listesi
Azerbaycan:
Bakü Özel Türk Lisesi (Bu okullar beş adet olup; Bakü, Ağdaş, Mingeçevir, Guba ve Lenkeran’da eğitim veriyor.) – Bakü Özel Türk Lisesi Ekonomi Şubesi – Bakü Özel Türk Lisesi Teknik Şubesi (Sumgayıt) – Bakü Özel Türk Lisesi (Şeki) – Sumgayıt Özel Türk Lisesi – Kafkas İlköğretim Okulu (Bakü) – Kafkas Üniversitesi.
Nahcivan:
Nahcıvan Türk Lisesi – Şerur Ekonomi Lisesi – Ordubat Kız Lisesi.
Kazakistan:
Almatı Kazak/Türk Kız Teknik Lisesi (Talgar) – Almatı Kazak/Türk Kız Lisesi -Almatı Aksay Kazak/Türk Lisesi – Almatı Kazak /Türk Şarkiyat Lisesi – Jamul Kazak/Türk Kız Lisesi – Türkistan Kazak/Türk Lisesi (Kentav) – Almatı Kazak/Türk Fizik, Matematik Lisesi – Akmescit Kazak/Türk Lisesi (Kızılorda) – Akmescit Kazak/Türk Kız Lisesi (Kızılorda) – Akmola Kazak/Türk Lisesi – Aktöbe Kazak/Türk Lisesi – Arkalık Kazak/Türk Lisesi – Atrav Kazak/Türk Lisesi, Çimkent Kazak/Türk Lisesi – Çimkent Kazak/ Türk Şarkiyat Lisesi – Çimkent Kazak/Türk Kız Lisesi – Gökçetav Kazak/Türk Lisesi – Jambul Kazak/Türk Lisesi – Jezkazkan Kazak/Türk Lisesi – Karakanda Kazak/Türk Lisesi – Kostanay Kazak/Türk Lisesi – Özkemen Kazak/Türk Lisesi – Pavlador Kazak/Türk Lisesi -Semey Kazak/Türk Lisesi – Tavdı Turgan Kazak/Türk Lisesi – Jambul Kazak/Türk Ekonomi Koleji – Tavdı Kurgan Kazak/Türk Teknik Lisesi – Özel Şahlan İlköğretim Okulu (Almatı).
Kırgızistan:
Bişkek Kırgız/Türk Erkek Lisesi – Bişkek Ayçürok Kırgız/Türk Kız Lisesi -Issıkgöl Kırgız/Türk Erkek Lisesi – Narın Kırgız/Türk Erkek Lisesi – Oş Sema Kırgız/Türk Erkek Lisesi – Oş Kırgız/Türk Teknik Lisesi – Toknok Kırgız/Türk Ekonomi Lisesi – Kademçay Kırgız/Türk Şarkiyat Lisesi – Kızılkaya Kırgız/Türk Ekonomi Lisesi – Celalabat Kırgız/Türk Kız Lisesi – Celalabat Kırgız/Türk Erkek Lisesi.
Özbekistan:
Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Taşkent) – Özbek/Türk Özel Cumhuriyet (Kırbay) Anadolu Lisesi (Taşkent) – Özbek Türk Özel Anadolu Kız Lisesi (Taşkent) – Özbek/Türk Özel Anadolu Ekonoini Lisesi (Taşkent) – Özbek/Türk Özel Anadolu Bilgisayar Lisesi (Taşkent) – Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Nukus) – Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Fergana) – Özbek/Türk Özel Anadolu Lisesi (Andijan) -Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Angren) -Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Semerkant) -Özbek/Türk Özel Anadolu Lisesi (Namangan) Özbek/Türk Özel Anadolu Lisesi (Buhara) Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Harezm) -Özbek/Türk Özel Anadolu Ekonomi Lisesi (Kokan) – Özbek/Türk Özel Anadolu Lisesi (Cizzak) – Özbek/Türk Özel Anadolu Erkek Lisesi (Tirmiz) – Uluğbek International School (Taşkent) – Taşkent Dil Merkezi.
Türkmenistan:
Turgut Özal Türkmen/Türk Lisesi – Taşhavuz Türkmen/Türk Lisesi – Kerki Türkmen/Türk Lisesi – Çarcöl Türkmen/Türk Lisesi – Büzmeyn Türkmen/Türk Lisesi – Tecen Türkmen/Türk Lisesi – Merv Türkmen/Türk Lisesi – Bayramali Türkmen/Türk Lisesi – Könfurgenç Türkmen/Türk Lisesi – Nebitdağ Türkmen/Türk Lisesi – Türkmenbaşı Türkmen Türk Lisesi – Aşkabat Ekonomi Lisesi – Aşkabat Teknik Lise – Uluslararası Türkmen/Türk Üniversitesi.
Başkurdistan:
Cumhuriyet Başkurt/Türk Lisesi (Ufa) – Sterlitamak Başkurt/Türk Lisesi – Neftekamsk Başkurt/Türk Lisesi.
Tataristan:
Uluslararası Ertuğrulgazi Tatar/Türk Lisesi (Kazan) – Elmet Tatar/Türk Lisesi – Kazan Tatar/Türk Ekonomi Lisesi – Abdullah Tukay Tatar/Türk Lisesi (Tübenkama) -Yarçallı Tatar/Türk Lisesi – Mustafa Öncel Tatar/Türk Şarkiyat Lisesi (Bükülme).
Moğolistan:
Moğol/Türk Fen Lisesi (Ulan Batur) – Moğol Türk Fen Lisesi (Darhan) – Moğol Türk Fen Lisesi (Bayan Ölgiy) – Moğol Türk İnşaat Teknik Yüksek Okulu (Ulan Batur).
Pakistan:
Pak/Türk Koleji (İslamabad 2 yıllık yüksek okul) – Pak/Türk Lisesi (İslamabad – High School) – Pak/Türk İlkokulu (İslâmabad) – Pak/Türk İlkokulu (Karaçi). Ayrıca iki öğrenci yurdu.
Bangladeş:
Bangladeş/Türkiye Uluslararası Ümit Türk Koleji (Londra Üniversitesi ile irtibatlı).
Yurt İçinde Madalya Alanlar
Gülen okullarında madalya zengini öğrenciler, daha çok İzmir Yamanlar, İstanbul Fatih ve Ankara Samanyolu kolejlerinden çıkıyor. Bu öğrencilerin başarıları sadece ülkemizle sınırlı kalmayıp, uluslararası nitelik kazanıyor. Bu okulların madalya başarıları kısaca şöyle:
İzmir Özel Yamanlar Lisesi
- 1992 yılında, Finlandiya’da düzenlenen 23.Uluslararası Fizik Olimpiyatları’nda Salih Adem dünya üçüncüsü.
- 1993 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen 24.Uluslararası Fizik Olimpiyatları’nda Salih Adem, dünya birincisi.
- 1994 yılında, Hong Kong’ta düzenlenen 35. Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda Bayram Yenikaya dünya üçüncüsü.
- 1995 yılında, Kanada’da düzenlenen 36. Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda Bayram Yenikaya, dünya ikincisi.
- 1995 yılında, Avustralya’da düzenlenen 26. Fizik Olimpiyatları’nda Salih Adem dünya birincisi; Fatih Memiş, dünya ikincisi.
- 1995 yılında, Çin’de düzenlenen 27. Uluslararası Kimya Olimpiyatları’nda Salih Özçubukçu, dünya üçüncüsü.
- 1996 yılında, 37. Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda Ali Ekber Gürel, dünya ikincisi.
Yamanlar Lisesi, son beş yılda uluslararası düzeyde 22, ulusal düzeyde 89 altın, gümüş ve bronz madalya kazanarak ülkemizde en çok madalya alan okul ünvanına erişti. Bu süper okul başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere, TÜBİTAK ve çeşitli kuruluşlardan 500′ün üzerinde takdir belgesi aldı.
İstanbul Özel Fatih Erkek Fen Lisesi
Gülen okullarının en başarılı olanlarından biri de İstanbul’daki Fatih Koleji. Bu okulda da şampiyon öğrenciler eğitim görüyor. İşte bunlardan birkaç örnek:
- Rusya-St.Petersburg’da düzenlenen 6. Uluslararası Çevre Proje Yarışması birincileri: Halim Nalbant, İbrahim Eryazıcı, Furkan Yumak.
- Tayland’ın başkenti Bangkok’ta düzenlenen Dünya Biyoloji Olimpiyatı’nda Ramazan Karaduman ve Murat Köse, dünya üçüncüsü.
- TÜBİTAK Liselerarası Araştırma Proje Yarışması’nda İbrahim Eryazıcı’ya sağlık birincilik ödülü ve kimya teşvik ödülü. Bilal Kaya’ya ise, biyoloji teşvik ödülü.
- 1995-96 öğretim yılında Fatih Koleji’nden 23 öğrenci TÜBİTAK Türkiye ve Marmara Bölgesi Olimpiyatları’nda birincilik ve üçüncülüğe kadar dereceler elde ettiler.
Samanyolu Anadolu Lisesi
Ankara’da eğitim hizmeti veren süper Gülen okullarından birisi de Ankara Özel Samanyolu Lisesi. Bu okulun, madalya başarı grafiği ise şöyle:
- 1993 Dünya Matematik Olimpiyatları’nda Tamer Kahveci dünya ikincisi; Murat Atlamaz dünya üçüncüsü.
- 1994 Dünya Matematik Olimpiyatları’nda Murat Atlamaz, dünya üçüncüsü, Rıza Ertuğrul dünya üçüncüsü.
- 1995 Dünya Fizik Olimpiyatları’nda M. Fatih Yanık dünya üçüncüsü; Mecit Yaman mansiyon.
- 1996 Dünya Bilgisayar Olimpiyatları’nda Aziz Çağatay Kurt dünya üçüncüsü.
Samanyolu Koleji
Samanyolu Koleji öğrencilerinin, 1993-1996 yılları arasında kazandıkları ulusal madalyalar ise şöyle sıralanıyor: 1994′de TC TÜBİTAK Bilim Olimpiyatları’nda, Matematik dalında bir altın, iki gümüş madalya; Fizik dalında bir altın, bir gümüş, bir bronz madalya; Bilgisayar dalında bir gümüş madalya. 1994 yılında, TÜBİTAK Bilim Olimpiyatları’nda Fizik dalında bir gümüş, dört bronz madalya. 1995 yılındaki olimpiyatlarda ise bir gümüş, dört bronz madalya. 1996′da da ortaokullar arası matematik yarışmasında ikinci sınıf öğrencisi Türkiye birincisi/altın madalya.
Madalya Yarışında Yeni Rakipler
Türkiye’ye yayılmış madalyalı Gülen Okulları, yurt dışında açılacak eğitim kurumları için de referans oluşturmuştu. 1991′den itibaren açılmaya başlayan bu okullar, kısa sürede madalya yarışına girdi. Bu yarış, mutlu sona ulaştı.
Kırgızistan
1994′ten bu yana yapılan bilim olimpiyatlarına Kırgız Türk Liselerinin öğrencileri de katılıyor. Rusya, Bulgaristan, Arjantin, Hindistan, Ukrayna ve Türkiye’de gerçekleştirilen Dünya Biyoloji, Matematik, Kimya ve Çevre Olimpiyatları’nda Kırgızistan öğrencileri ilk dereceleri elde etti.
- 1995 yılında Erzurum’da yapılan ‘Nobel’e Doğru Dünya Biyoloji Olimpiyatları’nda birincilik ve ikincilik elde edildi.
- Rusya’daki bir TV firmasının resim yarışmasında birincilik yakalandı.
- 1995-1996 Respublika Olimpiyatları’nda 10 birincilik, 6 ikincilik, 2 üçüncülük ve bir de dördüncülük elde edildi.
- 1996-1997 Respublika Olimpiyatları’nda 10 birincilik, 8 ikincilik, 12 üçüncülük kazanıldı.
Türkmenistan
Türkmenistan’daki Türkmen/Türk Okulları da Uluslararası Proje yarışmalarında şu dereceleri aldılar:
- 1994 yılında İstanbul’da 1 dünya ikinciliği, 1 dünya üçüncülüğü ve bir de jüri özel ödülü.
- 1995 yılında İstanbul’da 1 dünya üçüncülüğü, 1 jüri özel ödülü.
- 1995 yılında Erzurum’da 1 dünya birinciliği, 1 dünya ikinciliği.
- 1995 yılında Tayland’da 1 jüri özel ödülü.
- 1996 yılında İstanbul’da 2 teorik dünya ikinciliği, 2 teorik dünya üçüncülüğü, 3 pratik dünya ikinciliği ve bir de toplam dünya üçüncülüğü.
- 1996 yılında Ukrayna’da 1 biyoloji dünya birinciliği, 1 biyoloji dünya ikinciliği.
- 1996 yılında Ankara’da matematik dünya üçüncülüğü.
- 1997 yılında İzmir’de matematik dalında 1 gümüş ve 1 bronz madalya.
- 1997 yılında Konya’da matematik dalında dünya ikinciliği.
- 1997 yılında Eskişehir’de kimya dalında 2 gümüş madalya.
- 1997 yılında Aşkabat’ta biyoloji dalında 1 altın, 2 gümüş madalya.
- 1997 yılında İstanbul’da 1 gümüş; 1 bronz madalya.
Gürcistan
Özel Demirel Koleji ile R. Şahin Dostluk Koleji öğrencileri de ülke içinde ve dışında çeşitli ödüller kazandılar. Bunların listesi ise şöyle:
Özel Demirel Koleji:
- Eskişehir’de düzenlenen I. Avrasya Kimya Olimpiyatları’nda 1 bronz madalya.
- Kocaeli’de düzenlenen I. Uluslararası Matematik Proje Yarışmasında 1 altın, 2 gümüş madalya.
- Konya’da düzenlenen II. Uluslararası Matematik Olimpiyatı’nda ise, 1 altın ve 2 bronz madalya. Bu okulun öğrencileri, Ankara’da düzenlenen matematik yarışmasında mansiyon, İstanbul’da düzenlenen çevre konulu yarışmada üçüncülük ve mansiyon, Gürcistan’da iki yıl üst üste düzenlenen matematik yarışmasında da 1 birincilik, 4 üçüncülük ve bir de mansiyon dereceleri elde ettiler.
Özel Batum R. Şahin Koleji:
- Gürcistan’da düzenlenen matematik yarışmalarında 2 ikincilik, 2 üçüncülük ve 1 mansiyon.
- Batum’da düzenlenen matematik yarışmalarında 1 birincilik, bir de ikincilik. Bu okulun öğrencileri, bir yıl boyunca 6-11. sınıflar arası matematik ‘President’ ve ‘Vice President’ ünvânı aldılar.
Kazakistan
Kazak/Türk Liseleri’nde okuyan öğrencilerin uluslararası bilim olimpiyatları ve yarışmalarında aldıkları dereceler ise şöyle:
- 1994 yılında Bulgaristan-Varna Uluslararası Biyoloji Olimpiyatı: 3 gümüş, 1 bronz madalya. Takım hâlinde dünya dördüncüsü olunmuştur.
- 1995 yılında Tayland-Bangkok Uluslararası Biyoloji Olimpiyatı: 2 bronz madalya.
- 1996 yılında Ukrayna-Kırım Uluslararası Biyoloji Olimpiyatı: 2 altın, 1 bronz madalya. Takım hâlinde dünya ikincisi olunmuştur.
- 1995 yılında Erzurum’da Orta Asya ülkeleri Uluslararası Biyoloji yarışması: 1 altın, 1 gümüş, 1 bronz madalya. Takım hâlinde ikinci olunmuştur.
- 1996 yılında Ankara’da Uluslararası Matematik yarışması: 2 altın, 1 gümüş, 2 bronz madalya ile 1 mansiyon. Takım hâlinde ikinci olunmuştur.
- 1997 yılında İstanbul’da Orta Asya ülkeleri Uluslararası Biyoloji yarışması: 2 altın, 2 gümüş madalya.
- 1997 yılında Bursa’da düzenlenen Avrasya Fizik Yarışması: 4 gümüş madalya.
- 1997 yılında Kanada Dünya Fizik Olimpiyatı: 1 mansiyon.
- 1997 yılında Konya II. Avrasya Matematik Yarışması: 1 altın, 2 gümüş, 3 bronz madalya.
- Arjantin Matematik Dünya Olimpiyatı: 1 bronz madalya, 1 mansiyon.
- Eskişehir’de düzenlenen I. Avrasya Kimya Yarışması: 1 gümüş madalya.
- Türkmenistan’da düzenlenen III. Avrasya Biyoloji Yarışması: 1 mansiyon.
|
|
Bir Nûr Yaratıldı, Kâinata Rahîm Olanın Rahmetini Muştulayan
Bir Nûr Yaratıldı, Kâinata Rahîm Olanın Rahmetini Muştulayan.
Selâm Olsun O Müjdeciye!
Ve gözlerin düşer gecelerime!
Gözlerin düşer, gecelerde üşüyen yüreğime.
Gözlerin, kâinattaki her bir zerreye düşer tek tek, hakikâti gösteren bir nûr olarak. Rahmân ve Rahîm olanın mâhlukata bir büyük ikrâmıdır siyah gözlerin. Ki onlardır zulmeti nûra çeviren, nazar kıldığı yerde güller bitiren… Ve bir bakışıyla âlemi âşka doyuran!
Hamdolsun bizi bir çift siyah gözde âşka düşürene!
Hamdolsun, seni kendine “sevgili” eyleyene!
Seni en güzel şekilde terbiyene edene hamdolsun.
Hamdolsun sana hikmeti verene, sana kitabı indirene, seni âlemlere uyarıcı olarak gönderene…
Seni bize peygamber; bizi sana ümmet edene hamdolsun!
Ve hamd yalnız O’na olsun!
Ey Nebî; sana, zaman denilen mâhluku sıyırarak aradan, mahcubiyetle, hasretle ve elbette muhabbetle sesleniyorum, haddim olmayarak.
Seni anlayabilme nimetinden beridir, görmeden sana inanıp bağlanmanın hadsiz hesapsız şerefini ve saâdetini tadıyorum, şükür ile…
Benim gibi belki kâinat da senin gelişine hiçbir zaman şâhit olamadı.
Âlemlerin nefes alışı belki senin hilkâtinle başladı.
Senden aldı sanki melekler zârafeti; senden aldı ahlâk, letâfeti…
Ve olacaksa bu arzın hüsranı, seni unutup yitirmekten…
Rabbinin nûrundan bir ziyâ idin sanki. Hiçbir şey bilmezken seni, belki sen Rabbinin “Ol” emrindeydin!
Âdemin tevbesindeydin, İbrahim’in duasında…
Nuh’un gemisindeydin, İsa’nın müjdesinde…

Ey Nebî, sen teşrif edince yeryüzüne, zaman belki yaratılışından beri en güzel, en mutlu ânını yaşadı.
Çünkü Âlemlerin Rabbinin “Habibim” dediği o mukaddes nûrunun gölgesi düşüvermişti arza.
Şerefine bu olayın, yer gök bayram etti. Nice küfür sarayı yıkıldı, nice küfür ateşi söndü zuhûrunun hürmetine, zuhûrunun haşmetiyle…
En çok Rabbin sevmişti seni.
Sen de en çok O’nu…
Sonra melekler sevdi seni, kanat gerdiler sana, başının üzerinde rahmet bulutu oldular kimi zaman…
Ve sonra insanlar!..
Ne güzel dostların vardı senin ey Nebî! Seni canından çok, her şeyden çok seven…
Sen güneşsen onlar ışığını senden alan yıldız oldular karanlık gecelerimize.
Sen son peygamberdin, sen Allah’ın Habibiydin!
Daha ötesi nedir ki?
Ve gelince vakit, bırakıp nûrundan bir parça bize, sen Refîk-i Âla ile vuslâta erdin.
Bize ise hep hüzünler düştü ey Nebî!
Bir boşluktu sanki senden ayrı kalmanın sonu!
Halbuki ne “zaman” açabilirdi seninle aramızı, ne de sonu toprak bir beden yakınlaştırabilirdi seninle bizi; farkedemedik…
Bilemedik! Senin o siyah gözlerinin nûru bir miskinin, bir fakirin gözlerinde saklıymış meğer; göremedik…
Bilemedik! Senin ellerinin sıcaklığını hissedebilmek için bir yetimin başını okşayabilmek yetermiş; düşünemedik…
Ve yine bilemedik ey Nebî; seni sevindirmek, senin gönlünde yer edinebilmek, karanlıklar içerisinde kalan bir kalpte sevginin ateşini yakabilmekmiş; beceremedik…
Yolda kalmışlığımızın, şaşıp durmuşluğumuzun kusuruna bakma ey Nebî!
Hani sen kral gibi değil de kul gibi yaşayan bir peygamber olmayı tercih etmiştin. Sıkıntı, ezâ, hüzün…
sanki senin en yakın yol arkadaşlarındı.
Bir gün tok olursan bir gün aç olurdun.
Ve hani yatışsın diye açlığın, bir değil de iki tane taş bağlamıştın ya mübârek karnına!
Biz de sanki gönlümüze sayısız taşlar bağlamışız ey Nebî, seni unutmamıza sebep olan…
Sanki, sana muhtâç ruhumuzun üzerine demirden ve betondan yaptığımız gökdelenlerle koca bir şehir inşâ etmişiz de seni anmak istersek, seni bulmak istersek o şehrin sokaklarında kaybolup değil seni, kendimizi dâhi unutalım, bulamayalım diye!
Ey Nebî, nefesini ver bize!
Nefes ver sensiz kalmaktan, seni hatırlayamamaktan kurumuş gövdelerimize!
Nefes ver ki dile gelelim ve dem vuralım firâkından…
Nefes ver ki bize yeşersin gövdemiz, gülzar olsun bedenimiz…
Nefes ver bize; bitsin artık bu asırlardır süren ümmetinin kara kışı; nefes verdiğin baharları teneffüs edelim senin kokundur diye, kokusu sensin diye…

Ey Nebî! İçimdeki hüznümü hasretine adadım…
Ne zaman sensizliği tüm hücrelerimle hissedebilsem takatim kalmıyor.
Nefesim kesiliyor da, kanım donuyor.
Ey Nebî, yolda kalmışlığımızı yüzümüze vurma n’olur!
Pürkusur hâlimizle gelip de aklayamazsak kendimizi mizanda, bizi önce sen sitemli gözlerinle utancın nârına atma, n’olur!
Ey Nebî! Seni yaratılmış tüm zerreler miktârınca sâlat ve selâmla anıyoruz; utanarak…
Ey Nebî! Şefaâtini umarak…
Allah’ım! Peygamberimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına selâm olsun…
Allah’ım! Sen peygamberimize vesîleyi ve fazîleti ihsân et.
Ve onu vaad ettiğin Makâm-ı Mahmûd’a eriştir.
Namaz kılacak vaktin yok değil mi?
Neden namaz kılmıyorsun???
Namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?
Ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep???
Dur ben tahmin edeyim:
Namaz kılacak vaktin yok değil mi?
ama onların da yoktu…
savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu; karşılarında en az on katı düşman vardı.
kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmayacaksın di mi bence en kolayı bu…

ya onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusunu ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısı daha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı,
ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip onlar da namazlarını eda ettiler…
sence onların zamanı varmıydı? ya da bunların…

hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namaz yeri yok ki
evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi?
sence onların yeri var mı?


Bu da tutmadı başka bahanen yok mu?
Ya da yolculuk yapıyorsundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın…
Peki, onların var mı?


Bu da olmadı galiba?
Ya da çok yoğunsundur, çok işin vardır. Hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi?
onların da işi çok ama on dakika ayırabiliyorlar.
Bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi?
İyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi?
Bir daha düşün sen, önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey, Orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş kazandıklarını?
Oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?
Yaa, o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?
belki şunu dersin: “bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım ileride namazımı ve kaza namazlarımı da kılacaktım”… Ama senin yaşın genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi? hem o zaman bol bol vaktin de olacak,
ya yaşlanmazsan…
i
Bunlar kadar genç misin sen, ama bak onlar kılıyor neden?

namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer “sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil” demişti,
ve çocuk demişti ki: “Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir.”
sen hala gencim de…?
aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim…
Ama iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi Peygamberimiz “namazda şifa var” kalk bir kıl bakalım namazını hastalığın kalıyor mu o zaman???
Bak o da hasta üstelik kaç yaşına gelmiş…
(HİÇ UNUTMAM DEDEM ÖLÜM DÖŞEGİNDE DAHİ KILIYORDU)

ama ayakta duramıyorsun değil mi?
oturarak kıl, oturamıyorsun da (yatalaksın)
kafanla kıl o zaman, yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yırttın galiba) zannetme ki yırttın o zaman da gözlerinle kıl bak bu kadar kolaylık var, eminim başka bahanelerinde vardır… Değil mi?
yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki?
O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayaklarının altı şişinceye kadar namaz kılardı?
eee gördün mü kalbin Efendimizin kalbinden de mi temiz acaba???
Değil, değil mi?
bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?
Tamam, hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakidi kıl olmaz mı?
O da mı yok?
Bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunları da ben tahmin edeyim…
Sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi?

Olmadı, gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaş içinde namaza vakit mi ayıracaksın bir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz hiç olmaz. Bu kadar işin arasında namaz mı olur?

ama yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belki de zevkini çıkara çıkara 1 saatte yiyorsun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???
ya ikindin ne olacak??
Dur, şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla namazını falan kılamazsın. Ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne demiş Peygamberimiz “hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin?,… O zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi…
Ya akşam namazı???
oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vakti de kısa, yetişemiyorsun değil mi?
Evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecek misin o vakti???
Yatsı namazını hiç sormayalım değil mi?
O saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki…
Ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi?

eee bunlarda olmadı vakitlerin birinden bile sıyıramadın yakayı, Var mı başka bahanen benim aklıma bu kadarı geliyor, seninde aklına gelmiyor değil mi? Kalmadı çünkü başka bahane… Aslında var ben sana söyleyeyim mi üstelik bu sefer kesin kurtulursun namaz kılmaktan (zaten kılmıyorsun da) üstelik bir tane değil, ne mi dur söyleyeyim: 1: ÖLÜ İSEN 2: DELİ İSEN 3: ÇOCUK İSEN 4: HAYVAN İSEN 5: KÂFİR İSEN ne dersin sıyırdın bu sefer ha? ama yok, nasıl olur sen ölü veya deli değilsin, üstelik kocaman adamsın ve insansın, Allah korusun kafirde değilsin eee demek ki neymiş namazdan kurtulamazsın……………. Sana sesleniyorum ey insan boş ver sen nefsini o zaten hiç namaz kılmak istemez ki sen dinleme onu bak yukarda birden sıraladı bahaneleri sonuç ne peki? Koskoca bir hiç, yani gel namazını kıl uyma sen ona yoksa sende mi uyduracaksın bahane ama kalmadı ki bahane, niye mi namaz kılacaksın?
Sen Müslümansın değil mi? (elhamdülillah) eee kanıtın ne nasıl ispatlarsın bana Müslüman olduğunu, tabi ki namaz kılarak İslam demek namaz demektir namaz dinin direğidir onun için…
bir de gözünü çevir de bak etrafına

şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza?
haydi Mevlana ca namaz kılmaya var mısın??
onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın?
Veysel Karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın?
Öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş…
Hz. Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da “biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz” demiş, var mısın böyle namaz kılmaya?,..
Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın?
ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, var mısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya?
Biliyorum sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda… nasıl mı namaz kılacaksın?
Öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram (KABE) olacak ve imamın Hz. Muhammet Mustafa (SAV) olacak ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın….
Öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ Allah TEALA (CC) ve meleklerle saf tutarak…
öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana’ca:

Namaza tekbirle girmek,”İlahi, biz Senin huzurunda kurban olduk!” demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi gibi, tekbirle namaza başlamak da, “Allah’ım canımız Sana feda olsun!” anlamındadır.
Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir.
Başı rükûda iken “Hakk’ın suallerine cevap ver” diye İlahi ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.
Tekrar ona, “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.

var mısın böyle namaz kılmaya?
hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaratanına en güzel hamdını sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide MEVLA’ya yaklaş…
hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü
biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı
haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı…
KURTAR KENDİNİ…
Kim kimi yıpratıyor acaba!
Askeri zevat ne zaman ağzını açsa bazı çevrelerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaya çalıştığından söz ediyorlar.
Soru: Kahraman Türk Ordusu’nu kim yıpratabilir?
Cevap: sizi sizden başka hiç kimse sizin yıprattığınız kadar yıpratamaz!
Başka bir deyişle, siz, sizi yıpratmak isteyen çevrelere öyle paslar veriyorsunuz ki, pası alanlar ağlarınızı sallandırıyor. Topu kalenizde gördüğünüzde ise başlıyorsunuz bağırmaya “Laiklik”, “İrtica” vs.
Size yönelik her türlü eleştiriyi “yıpratmak amaçlı” olarak değerlendirmenizi yeniden değerlendirmeniz gerekiyor.
Hiç şöyle düşünmüyor musunuz, “Niçin millet kendi ordusunu yıpratmaya çalışsın?”
Eğer böyleyse, zımnen şunu kabul ediyorsunuz demektir:
“Millet ile ordusu arasında problem var.”
Ya da “Milletin değerleri ile ordunun değerleri arasında çok büyük bir fark var.”
Millet kültür kodlarını askere göre ayarlamadığı için, ya da askerin değerleri ile sivil bir hayatı yaşayamayacağı için ortaya bir kısım sorunlar çıkıyor.
Siz milletin bir kısmına ambargo koyamazsınız, buna hakkınız hukukunuz yok!
Böyle davranmaya devam ederseniz, yaptığınız her şey elbette milletin gözüne batmaya başlar.
Millet “hareketleriniz canımı acıtıyor” dediğinde siz doğal olarak “Kahraman Ordumuzu yıpratmaya çalışıyorsunuz” demekten başka bir şey bulamazsınız.
Şimdi soralım: Ne oldu, savaş helikopteri ile Ankara’dan Karadeniz’e yakın arkadaş ve akrabaları ile pikniğe giden general olayı…
Ne oldu, Saldıray Denizaltısı’na Yalova’dan bir arkadaşını (sivil) alıp onu denizaltı ile 4 günde Marmaris’e götüren asker olayı…
Mesela… Rahmetli İHA Muhabiri İsmail Güneş, Cihan Haber Ajansı Muhabiri olsaydı ve düşen helikopterden tek sağ kalan kişi olarak hayattayken ona ulaşılsaydı asker ona “Aaaa, sen akredite değilsin, seni alamayız mı” diyecekti?
Ne kadar acımasız, ne kadar itici, ne kadar yıpratıcı değil mi?
Öyle tabi…
Peki kim kimi yıpratıyor Allah aşkına…
“Seni helikoptere alamayız, hadi Allah kurtarsın.”
Var mı böyle bir şey!
Bunu yapan Türk Ordusu’nun bir subayı. Peki biz bu yapılanı “TSK’yı yıpratmamak amacıyla görmezden mi gelmeliyiz.”
Kim kimi yıpratıyor?
İnsan, ki o insan düşman bile olsa kar-tipi- buz içinde dağ başında bırakılır mı?
TSK’ya subay yetiştiren okullarda bunlar mı öğretiliyor çocuklara?
Ne oldu, ne yaptınız, Doğan Haber Ajansı Muhabiri’ni helikoptere alırken Cihan Haber Ajansı Muhabiri’ni dağ başında ölüme terk eden subayınız hakkında?
Haber bu. Duymuşsunuzdur. Duymadıysanız, şimdi duydunuz? Ne yapacaksınız?
“Bizi yıpratıyorsunuz” sözü sizden duymak istediğimiz en son sözdür.
Personelde yukarıdan aşağıya yansıyan bir hoyratlık var.
Hadi sivilleri geçtik, 2007′nin Aralık ayında operasyon bölgesine indirilen bir doktor üsteğmen aşırı kar yağışı ve tipi yüzünden geri dönülürken dağda unutulmuştu, ne oldu o üsteğmene?
Acaba Metin Gürak Paşa’ya bunlar, “Ne oldu” diye başlayan sorular sorulsa, Paşa “Bunlar maksatlı yayınlar, maksatlı yayınlara cevap vermiyoruz mu” diyecek.
Dağda unutulan üsteğmen olayı basına yansımasaydı, belki sizin bile haberiniz olmayacaktı? Üsteğmenin firar ettiği açıklanmış sonra. Ne ilginç, bir üsteğmen firar etmek için dağ başını seçmiş!
Gelelim “Peygamber ocağı” meselesine.
Ordu, millet tarafından “Peygamber ocağı” diye tanımlarken “Ordu Peygamber ocağı, TSK’nın askeri de Peygamberin Mehmetçiği değil” diyen kişi emekli bir tümgeneral. Madem böyle bu sözleri dağda teröristle yüz yüze çatışan ve sürekli şahadetle yüz yüze olan Mehmetçik’in yanında söylesin de görelim!
Bu orduyu yıpratma sözleri artık gına getirdi.
Madem öyle fişlemeyin milleti.
Madem öyle andıçlamayın milleti.
Madem öyle korumayın darbecileri.
Madem öyle Aktütün’de, Dağlıca’da sorumlu olanları yargılayın.
Madem öyle ABD Başkanı Meclis’e geldiğinde değil, TC Cumhurbaşkanı Meclis’e geldiğinde de gelin Meclis’e.
Madem öyle, kim kimi yıpratıyor, oturun, şapkanızı önünüze koyup bir kere daha düşünün!
12 EYLÜL NİYE KÖTÜYDÜ PEKİ?
Önce en basit kuralları sıralayalım.
Dürüstlük iyidir.
Açıklık iyidir.
Netlik iyidir.
İkiyüzlülüğe tenezzül etmemek iyidir.
Kaypaklığa, kayganlığa kaçmamak iyidir.
Bunlarda anlaşıyor muyuz?
Anlaşıyorsak devam edelim.
Askerî darbelerin her türü alçaklıktır.
Kendi halkına silah doğrultmak ihanettir.
Bunda anlaşıyor muyuz?
İşte burada bir sessizlik oluyor.
Kendine “sol” diyen, kendine “aydın” diyen, kendine “yazar” diyen insanların bir kısmında bir kayganlık ve kaypaklık beliriyor bu noktada.
Sizi bilmem ama bende bir tür iğrenti duygusu yaratan bir kaypaklık bu.
“Ergenekon” meselesi ortaya çıktığından beri ortalık iyice bir kaypaklaştı.
Çünkü Ergenekon dediğiniz şeyin ana damarı darbecilik.
Ergenekon’u savunmak için kıvranıp duran bu “solculara, yazarlara, aydınlara” açıkça, net bir şekilde sormalıyız.
Darbe konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bir askerî darbeden yana mısınız?
Değil misiniz?
12 Eylül’ü “lanetleyen”, 12 Eylül’de acı çekmiş çok insanda darbe heveskârlığı görmek insanı şaşırtıyor.
Bunlar ya mazoşistler…
Ya da “12 Eylül’de solcuları astılar, o kötüydü, bu sefer dindarları, Kürtleri, demokratları asacaklar, o iyi” diyen ikiyüzlü, aşağılık, vicdansız bir inanışları var.
Sanırım “darbe” konusunda bir türlü açık konuşamamalarının arkasında, “bunun nasıl aşağılık bir iş olduğunu fark eden” bir düşünceyi hâlâ içlerinden silememiş olmaları yatıyor.
Yakında o “düşünce kırıntısından” da kurtulup maskelerini iyice atarak yüzlerini bize gösterirler.
O güne kadar onlara sormalıyız.
Darbeden yana mısın, değil misin?
Darbeden yanaysan, yap darbeyi.
Cezası neyse çekmeye de razı ol.
Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.
Yok, “darbeye karşıyım” diyorsan, o zaman Ergenekon’u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.
Ergenekon’la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun?
Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?
Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları “lahikaları”, fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden’in ve Balbay’ın günlüklerini, İlhan Selçuk’un “paşaya” söylediklerini, Manisalı’nın General Ersöz’e tavsiyelerini, rektörlerin “hemen harekete geçelim” önerilerini nasıl açıklıyorsun?
Ne bunlar sence?
Oyun mu?
Eğlence mi?
Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM’cilerin Güneydoğu’da öldürdükleri insanlar “hayal” mi?
O kuyulardan çıkan kemikler ne?
“Darbeye karşıyım” diyorsan ve Ergenekon’u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?
Kıbrıs’ta yapılanlar hakkında, “oğula babasını öldürtecek” beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?
Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun?
Niye Ergenekon’u savunuyorsun?
Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun?
Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?
Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?
Çok mu sevineceksin?
O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana “solculuk” gibi mi gözüküyor?
Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?
Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?
Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?
Biliyorum var birkaç tane ama onlar da “lanetliler” arasında çoktan yerlerini aldılar.
Onların arasına mı katılmak istiyorsun?
Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen daha da önemlisi kendine “insan” diyen biri için “darbeyi desteklemekten” daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.
“Ben AKP’ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum” demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.
AKP’ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama “halk benim seçtiğim partiyi seçmez onun için darbe olsun” dersen küçük bir Kenan Evren olursun.
Oluyorsun da.
Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece “işbirlikçisin”, darbecilerin peşinde “paşam, paşam” diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.
“Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar”, bunu mu istiyorsun?
Sen buna “solculuk” mu diyorsun, sen buna “sanatçılık” mı diyorsun, sen buna “ilericilik“mi diyorsun?
Bunlar ilericilikse, “rezillik” nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?
İşte Saylan’ın misyonerlik belgesi
PKK’ya destek iddiası
Saylan hakkında en çarpıcı şuçlama Ergenekon sanığı Kuvayi Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk’ten geldi. Öztürk, yazdığı bir bildiride ÇYDD’nin Kardelenler Projesi kapsamında PKK’ya kadro yetiştirdiğini ileri sürdü.
Misyoner faaliyetler
Türkan Saylan’ın Güneydoğu illerinde Hıristiyan misyonerliği yaptığı Milli İstihbarat Teşkilatı’nın belgelerine yansıdı. MİT’in İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği belgede Dünya Kiliseler Birliği’nin ülkemizdeki Hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde bazı dernek ve vakıflarla vasıtasıyla para topladıkları vurgulandı. Toplanan paraların Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki kimsesiz ve zeki çocuklara burs verilerek Hıristiyan dünyasına hizmet edecek kadrolar oluşturulmaya çalışıldığı kaydedildi.
İhbarlarda da yer aldı
Türkan Saylan’la ilgili şok bilgi ise polise ve bazı basın kuruluşlarına gönderilen ihbar mailinde yer aldı. Kilise kurma ve destekleme hizmetleri yapan Silas ismindeki üst düzey bir misyoner tarafından Van 100. Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi Ali Demirci’ye gönderilen e-mail’de misyonerlik adına neler yapılması gerektiği bir bir anlatılıyor. Hıristiyanlık hizmeti verebilmek için Van’da Dynamic Grup isimli bir şirketin en kısa sürede kurulmasının istendiği mesajda, çok güzel Türkçe konuşabilen Güney Kore Uyruklu Dong Hyun ve eşiyle birlikte Kürtçe İncil’in üniversitede dağıtımına önem verilmesi isteniyor. Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Boynukara’nın bir önceki yıl yaptığı öğretmen gezisinin çok faydalı olduğunun vurgulandığı e-mail’de en çarpıcı bölüm dönemin rektör yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel’e ilişkin tavsiyeler oldu.
‘Aşkın’dan faydalanın!’
O dönem tarihi eser kaçakçılığı davasıyla meşgul olan Rektör Yücel Aşkın’ın bu durumundan faydalanılmasını isteyen misyoner Silas, e-mail’inde “Rabbin meyvelerini verdiği üniversite evlerimizin açılışına hız verelim. Herkes rektöre odaklanmışken kendi işimize bakalım ve çalışmalarımızı devam ettirelim” uyarısında bulunuyor. Üst düzey misyoner tarafından yazılan e-mail’de Van’daki Hıristiyanlaştırma çalışmaları için 35 bin dolar para gönderildiği de kaydediliyor. 11 Aralık 2005′te gelen bu mailin ardından Van Cumhuriyet Caddesi, Halitoğlu İşhanı’nın zemin katında Dynamic Grup isimli şirketin açıldığı ortaya çıktı.
İddianamedeki ifadeler
Ergenekon iddianamelerine de giren başka belgelerde Saylan ve ekibinin Atatürk İlke ve İnkılaplarını kalkan olarak kullandıkları, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurt dışından para aldıkları belirtiliyor. Saylan ve ekibinin kurdukları örgütlerle depremzedeleri suiistimal ederek misyonerlik faaliyetlerinde bulundukları özellikle dikkat çekiliyor.
İŞTE SAYLAN’IN MİSYONERLİK YAPTIĞINI GÖSTEREN O BELGE:
Ergenekon’un 12′inci dalgasının odağında yer alan kurumlardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği oldu. ÇYDD Türiye’deki en önde gelen şirketler tarafından destek görüyor.
Kamuoyunun Cumhuriyet Mitingleri tertibi ile daha yakından ismini duyduğu Türkan Saylan’ın başında bulunduğu dernek ilk bakışta sosyal sorumluluk projeleri yürütüyor. Ancak bilindiği gibi, Türkan Saylan ve başında bulunduğu dernek Anadolu’daki ÇYDD şubelerini Cumhuriyet mitinglerine katılmaları için seferber etti.
Türkiye genelinde 66 merkezde şubesi bulunan ÇYDD, sıradan bir dernek olmasının ötesinde kimi ‘kritik’ vasıflar da üstlenmiş görünüyor. Zira polisin ÇYDD’de ne aradığı yönündeki soruya ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın verdiği, ‘Polis ÇYDD Genel Merkezi’nde silah arıyor’ yönündeki açıklaması oldukça kritik.
Bu arada ÇYDD’nin de merceğe alındığı 12′inci dalga operasyonda Dernek Genel merkezi yanı sıra İzmir, Çukurova, Adana ve Van şubelerinin de arandığı bildirildi.
Yabancı sermaye kucağında sermaye düşmanlığı
Onlarca şubesi ile Türkiye geneline yayılmış bulunan ve özellikle yoksul bölgelerde eğitim amaçlı projeleri ile bilinen ÇYDD, çoğu zaman yabancı sermaye karşıtı sözleri ile gündemde oldu. Ancak ÇYDD’nin yabancı sermaye düşmanlığı yaptığı bir ortamda ÇYDD’ye destek veren kimi şirketler de uluslar arası sermaye kökenliydi.
Türkan Saylan ‘İyilik Meleği’ mi?
Türkan Saylan ismi toplumun bir kesimi üzerinde adeta kabus niteliğinde… Saylan 2 Şubat 2001’de Cumhurbaşkanı Sezer tarafından YÖK üyeliğine atandıktan sonra başörtülü öğrencilerin korkulu rüyası haline geldi.. Hatta, yalnızca böşürtülü genç kızların değil, hekim olarak görev yaptığı dönemde yaptığı ayırımcılıktan dolayı başörtülü hastalar da bu isimden tir tir titriyordu.. Bütün bunların yanında.
MİT Raporunda ÇYDD yer aldı
MİT İstihbarat Başkanı Cemal Uzgören’in 24 Nisan 2001′de Başbakanlık’a gönderdiği raporda, Türkan Saylan’ı ve ÇYDD’yi misyonerlik faaliyetlerinin odağındaki isim olarak göstermesi de çarpıcı bir veri olarak ortada duruyor.
Peki bu kadar karmaşık bir isim nasıl olur da birileri tarafından “iyilik meleği” gibi sunulabilir? Bu soruya verilebilecek kapsamlı bir yanıt sanırım resmin tümünü ortaya çıkarabilir.
Türkiye’deki en ünlü şirketler destek verdi
Saylan’ın Başkanı olduğu ÇYDD de, bütün etkinliklerini Türkiye’nin kalburüstü şirketlerinin yaptığı bağışlarla yürütüyor.
Prof. Saylan, hep büyük veya uluslararası şirketlerle işbirliği yapıyor. Onların “sosyal sorumluluk” adını verdikleri projeleri yürütüyor.
Bunlar hangileri mi hemen ilk akla gelenleri sıralayalım:
Danone
Metro Grosmarket
Real
D&R
Turkcell
TNT Ekspres
Ericsson
Doğuş Grubu
Finansbank
İş Bankası
Garanti Bankası
Mercedes-Benz
Coca-Cola
AvivaSA Hayat ve Emeklilik
Petrol Ofisi
Filli Boya
Banvit
New Jersey Çağdaş Türk Cemiyeti
Bridge To Türkiye Fund
Amerikan Board
bunlardan bazıları….
Peki bu isimleri neden sıralıyoruz: Sebebi gayet açık. Bu şirketlerin tamamına yakını uluslar arası sermayeli. Hepsi gayet iyi biliyor ki, Türkan Saylan ve başında bulunduğu dernek, “Atatürkçü gençler yetiştirme” adı altında kendilerine en yakın insan tipini yetiştiriyor.
Peki ÇYDD ve Genel Başkanı Türkan Saylan’ın hemen her açıklamalırda vurgu yaptıkları: “Türkiye’yi satın alan” bu şirketler, kendilerine en çok karşı çıkan kesimlerin sözcülüğünü yapan bir derneğe niçin yardım yaparlar? Onu niçin büyütmek ister? Ya da bu soruyu, “Yabancı sermayeyi “işgal güçlerinin sermaye ordusu” olarak gören bir ÇYDD, bunlardan nasıl destek ister?
ÇYDD merkez ve şubeleri aranıyor
Ergenekon operasyonu kapsamında yürütülen 12′inci dalga operasyonda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’ın evinde sivil polis ekipleri arama yapıyor. Operasyonlar pek çok şehre yayılırken ÇYDD şubeleri didik didik aranıyor. Aramaların yapıldığı ÇYDD Şubeleri şunlar: Bursa, Kadıköy (İstanbul), Antalya, Alanya, Çukurova (Adana), Adana, Urfa, Diyarbakır, Trabzon, Van, İzmir, Mersin…
Saylan ve Haberal ‘kiralık kasa’ listesinde
Ergenekon soruşturmasında bu sabah gözaltına alınan Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın sahibi olduğu Kanal B televizyonu, hükümete muhalif bir çizgide yayın yapıyor.
Aynı operasyonda evinde arama yapılan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan da cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kişiler arasında yer alıyor.
Prof. Türkan Saylan ve Prof. Mehmet Haberal’ın isimleri Ergenekon savcılarınca BDDK’ya gönderilen ve kiralık kasası bulunup bulunmadığı öğrenilmesi istenen 143 kişilik listede yer alıyordu.
Bunlar tesadüfmü! ve (türkan saylanın kimliği)
| “Katsayı zulmü”nün kaldırılıp, meslek liselerinin önlerinin açılmasına karşı çıkanların çoğunun ya Hıristiyan, ya da Papaz okulu mezunu olması dikkat çekiyor | |
|
türkan saylan gerçeği!!!
![]() |
Kimdir? İşte TÜRKAN SAYLAN
PKK’lılara burs vermeden, misyoner faaliyetlere kadar pekçok noktada Türkan Saylan adı geçiyor.Peki kimdir bu Türkan Saylan?
TÜRKAN SAYLAN KİMDİR NE YAPAR?
13 Aralık 1935 günü İstanbul’da dünyaya geldi. Cumhuriyet döneminin ilk mütahhitlerinden Fasih Galip Bey ile evlendikten sonra müslüman olup Leyla adını alan İsviçreli Lili Mina Raiman çiftinin beş çocuğunun en büyüğüdür. 1957′de evlenmiş, iki oğlan çocuk annesi olmuştur. Biri grafiker diğeri hekim iki oğlundan iki torunu vardır.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Halen bu görevi sürdürmektedir.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2 Şubat 2001’de YÖK üyeliğiyle görevlendirilmiş ve bu görev Şubat 2007’de bitmiştir.
TÜRKAN SAYLAN’IN ÇOK TARTIŞILAN SÖZLERİ
Bu ülkede hristiyanlığı nasıl yayabiliriz. KÜRDİSTAN’ın temellerini nasıl atabiliriz:
- ATATÜRK ismini kullanırsak bunu daha rahat yapabiliriz. Hem para toplar hem destek alırız, kampanyalar düzenler, TÜRKLERDEN topladığımız paralarla, KÜRTLERİ daha bilinçli hale getiririz, cahil insanlarla KÜRDİSTAN’ı kuramayız, Hristiyanlığı bu şekilde daha rahat yaymamız da mümkün.
-Türkler tarihten beri yakan yıkan bir millet.
-Bir öğrenci sıranın üzerinde namaz kılacağına bale yapsın. Çağdaş Türkiye böyle olur.
-”Biz Türkler hep akın etmişiz; yakıp yıkmışız, başkalarının yaptıklarını yakıp yıkmışız. Şimdi kendi yaptıklarımızı yıkıyoruz. Nedir bu alışkanlık. Biz yakıp yıkmak için var değiliz. Biz yaratmak, geliştirmek ve çağın üstüne geçmek için varız.”
-”Gençlik Orkestrası’nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?”
-”Biz TSK’yı bir sivil toplum örgütü gibi görüyoruz”
Türkan Saylan’ın VAN’DAKİ MİSYONER FAAİLETLERİ
Van 100. yıl üniversitesi soruşturmasında rektör yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel üzerinden ÇYDD ilişkileriyle özellikle genç kızlara burs vermek yolu kullanılarak misyonerlik faaliyetleri yapıldığı ile ilgili birçok iddia basında da yer almasının akabinde kamuoyunda hakkında çokça soru işareti oluşan derneğin başkanı.
ÇYDD’ye bölücülük davası
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) yöneticileri hakkında bölücülük yaptıkları gerekçesiyle dava açıldı. İl Emniyet Müdürlüğü, Defterdarlık ve Vergi Dairesi yetkilileri, İstanbul Valisi Erol Çakır’ın izni ile bir soruşturma yaptı. Soruşturma sonucunda 18 ayrı nedenden dolayı Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu, yöneticilerle ilgili dava açıldı.
Beyoğlu 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davada, ÇYDD yöneticilerine yönelik en büyük suçlama ise ‘bölücülük’ suçlaması. Bölücülük dışında ÇYDD hakkında, eksik mal bildirimi, depremden toplanan paraları borsaya ve repoya yatırmak, yurtdışından izinsiz para transferi ve gayrimenkul bildiriminde usulsüzlük suçlamaları var.
29 Nisan 2001
BİZİM İSTEMEDİĞİMİZ ŞEYİN OLMASI MÜMKÜN DEĞİL
Türkan Saylan, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması yönündeki kanun çalışmalarına karşı çıkarak, “Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye’de olması mümkün değil.” dedi
Darbeciler tarafından idam edilen eski Başbakan Adnan Menderes’i hatırlatan Saylan, “Menderes ne dedi? ‘Odunu koysam mebus yaparım. Siz isteseniz şeriatı bile getiririz’ dedi. Bunlar geçmişte olan şeyler. Ne oldu sonuçta? Onlar ne oldu?” sözleriyle üstü kapalı tehditte bulundu. Saylan, Kardelenler Projesi ile kızların eğitim alması için çalışmakla başörtülü kızların okula girmesini engellemek arasında bir tezat olmadığını savundu. Üniversitede başörtüsüne karşı sonuna kadar savaşacaklarını söyleyen Saylan, “Bu savaş demokratik yollarla olacak. İkincisi sivil itaatsizlik denen çok çağdaş yöntemlerle olacak.” dedi.
Dışarıda Türkiye’nin örnek ülke görüldüğünü anlatan Türkan Saylan, başörtüsü serbestliğini ‘asla gerçekleşmemesi gereken bir durum’ olarak niteledi. Saylan, “Bu uygun bir şey değil. Çoğunluğu sahip diye anayasayı nasıl değiştirebilir? Hele MHP’nin payandalığını hiç affetmiyorum. Nerelerden nerelere kadar geldik.” diyerek kanun çalışmasına tepki gösterdi.
PKK’LILARA BURS VERDİ İDDİASI
ÇYDD Başkanı Türkan Saylan’la ilgili sanal ortamda çok sayıda zincir e-posta dolaşıyor. ÇYDD’nin PKK’lı öğrencilere burs verdiği, bölücülük yaptığı gibi iddiaları içeren metin, binlerce kişinin e-posta adreslerine ulaştı.
15 Temmuz 2007
Askerin bildirisinden sonra ADD ve ÇYDD’den miting kararı
Genelkurmay’ın 27 Nisan 2007 tarihli gece yarısı bildirisinde dile getirdiği ‘teröre karşı kitlesel eylem yapılması’ çağrısı üzerine Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) miting yapma kararı aldı.
DTP’liler Türkan Saylan’a sahip çıktı
Cumhuriyet mitinglerinin düzenleyicilerinden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan’a ‘terör örgütü uzantısı’ olarak suçlanan DTP’den ilginç bir destek geldi.
DTP lideri Ahmet Türk, Saylan’ın çizgisini çok beğendiklerini vurgularken, “Türkan Saylan’ın söylemlerini her zaman önemsiyoruz” dedi. Geçtiğimiz aylarda ADD’den istifa eden Üsküdar Şube Başkan Yardımcısı Asuman Özdemir, Saylan’ın PKK’ya destek niteliğinde çalışmalar içinde olduğunu savunmuştu.
Cumhuriyet mitinglerinin organizatörü Türkan Saylan, ulusalcı kesimden sonra terör örgütü PKK’yla aynı tabanı paylaşan DTP’den de tam destek aldı. Ahmet Türk, Milliyet Gazetesi’nden Devrim Sevimay’a verdiği röportajda Saylan’a övgüler yağdırdı. Cumhuriyet mitinglerinde demokrasi vurgusunun eksik olduğunu belirten Türk, “Ama biz Türkân Saylan’ın çizgisini çok beğendik. Zaten Türkân Saylan’ın her zaman söylemlerini önemsiyoruz. Çünkü her türlü antidemokratikliğe karşı duran bir anlayışı var. Biz mantığın önde tutulduğu bütün söylemleri destekliyoruz” diye konuştu. Ahmet Türk, seçimlerle ilgili de ilginç bir iddiada bulundu. ‘Gerçek bir demokratik seçim’ yapılması durumunda AK Partiyi geriletebilecek tek partinin DTP olduğunu savunan Türk, “O yüzden kimse sanmasın ki bize baskı yapılınca oylar MHP’ye, CHP’ye dağılır diye… Bize gelmeyen oy mutlaka AKP’ye gider” iddiasında bulundu.
Yıllarca samimi duygularla çalıştığı ÇYDD’nin PKK’nın siyasallaşmasına katkı sağladığını savunan Özdemir, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ‘Kardelenler Projesi’ adı altında İstanbul’a getirilen kız öğrenciler, DTP kadro açığını karşılıyor. ÇYDD’nin Kandilli Kız Lisesi gibi yerlerde okuttuğu kızlardan bazılarının akrabaları hâlâ dağlarda Türk askerine kurşun sıkıyor. ÇYDD’nin yetiştirdiği kızlar Güneydoğu’da Kürtçülüğün, PKK’nın daha çok sivilleşmesine hizmet eder hale geldi” iddialarına yer vermişti.
29 Mayıs 2007
ÇYDD- ÇEV burs verirken fişliyordu
Müfettişler hazırladığı raporda Gülseven Yaşer’in kişisel çıkarları için vakfı zarara uğrattığı da dile getirilmiş; vakfın, yurtdışından topladığı bağışlar için Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı’ndan izin almadığı tespit edilmişti. Vakıfta ele geçen mülakat formlarındaki şu bilgiler hafızalara kazınmıştı: “C. H.; Alevi, hemen verilmeli. M. Ş.; Kürt ve akıllı çocuk, olumlu. A. O.; tarikatlara inanıyor, olumsuz. S. Ç.; ihtiyacı var, ancak bana gerici gibi göründü. A. A.; resmen takiyye yapıyor. Ç. A.; Fethullah Hoca hayranı, ret.”
“Türkan Saylan bizi Hristiyanlığa çağırıyor”
Saylan’ın, “Haydi Kızlar Okula” kampanyası başta olmak üzere birçok kampanyayı Van merkezli örgütlediği biliniyor. Şehrivan gazetesine konuşan birçok genç, Türkan Saylan ekibinin kendilerini Hıristiyanlığa çağırdığını anlatıyor… Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, öğrencilere ÇYDD adına burs sağlıyor, ev bulmalarına yardımcı oluyor. Şehrivan gazetesinin görüştüğü bu öğrencilerden biri olan C.K. şunları söylüyor: “Bize ödenen ev kirası ve bir miktar para desteği ile kimilerine borçlu kaldık veya öyle hissettik. Tanımadığımız hocalar eve gelerek Hıristiyanlıkla ilgili kitaplar ve CD’ler verip, konuşmalar yaptılar. Eğitimimiz bitene kadar bize maddi destek vereceklerine, doktora için Amerika’ya göndereceklerine söz verdiler. Başka bir öğrenci M.K. ise şunları anlatıyor: “Üniversitede misyonerlik çalışmaları var. Fakir aile çocukları okuyabilmek için istemeyerek bunların tuzaklarına düşüyor. Bana yapılan aylık 150 dolar burs teklifini kabul etmedim.”
22 Ekim 2005
Saylan’ın Ergenekon yorumu:
Saylan, Ergenekon örgütü kapsamında tutuklanarak cezaevine gönderilen emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD ) Genel Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur ‘un ‘vatansever ve saygın’ askerler olduklarını söyledi. ÇYDD Genel Başkanı Saylan, ayrıca Ergenekon iddianamesi ve AK Parti aleyhine açılan kapatma davalarına da göndermede bulunarak ‘dipsiz kuyunun içindeyiz’ benzetmesinde bulundu.
Ergenekon iddianamesi ile ilgili ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan, yapılan operasyonlarda intikam alındığını iddia etti. “İçerde ve dışarda bu kadar üzücü olay yaşandıkça hepimiz artık telefonlarımızdan korkar olduk ” diye konuşan Türkan Saylan , ‘huzursuz’ olduklarını ifade etti. Saylan, “Mahkeme tarafından devletin gerçek sahiplerini huzurlu edecek karar verilmesini bekliyoruz.” diye konuştu.
“Mitinglere yandaş değilim. Ancak bunu bir intikam olarak görüyorum. Yoksa onlar kadar masum, yurtsever insanların bir araya geldiği ve hiçbir olayın çıkmadığı, güzel şeyleri yok etmek ya da küçümsemek kimsenin başarabileceği bir şey değil. İnsanlar içtenlikle bu duyguları taşıyorlar. Bu duyguları taşıyarak sessiz kaldılar . Ne sonuç alınacak merakla bekliyoruz.” şeklinde konuştu.
Tarih: 15.07.2008
Emin Manisalı’nın Eruygur’a verdiği Saylan Fişi
E.M (Emin Manisalı): Ulusal Birlik Hareketi esas benim konum. Toplantıya Yaşar Hacısalihoglu gitti. Benim birçok konuda birlikte çalıştığım güvenilir bir kişi. Bizzat katılmayı uygun görmediğim yerlere onu gönderiyorum. Bana bilgi getiriyor. UBH’da Türkan Saylan gibi gardrop Atatürkçüler var. Atatürkçülüğü istismar ediyor, kullanıyor. Bülent Berkarda’yı tanırım. Elini taşın altına koymaz. Atatürkçülüğün altını eğitim politikası, ticaret politikası vs ile doldurmazsan ayaksız masa gibi olur.
YENİ KAPATMA DAVASI PEŞİNDEYDİ
Saylan, yeni bir kapatma davası için herkesi göreve çağırdı
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti hakkında verdiği kararı beğenmeyen ÇYDD başkanı Türkan Saylan tuhaf bir çağırı yaptı.
Radikal Gazetesi’nin kendisine tahsis ettiği yorum sayfasındaki ‘Bir Durum Değerlendirmesi’ başlıklı yazısında Saylan, “Anayasa Mahkemesi’nin, odak olduğu gerekçesiyle AKP’ye verdiği ceza eğer hâlâ doğru değerlendirilemez ve halkımıza meydan okuma ve bildiğini, işine geleni kimselere danışmadan ya da salt yandaşlarla kafa kafaya vererek yapma alışkanlığından uzaklaşılamazsa, ülkede ve halkın çoğunda yaratılan huzursuzluk ve güvensizlik azalmayacak, aksine artacaktır.” Diyerek tehdit etmiş.
İşte Saylan’ın o çağrısı:
“Bütün bu odak olma olaylarından sonra, halk olarak hepimize düşen görev, rejim karşıtı tüm irili ufaklı olayları belgeleyip ilgililere sunmak ve ardını aramaktır. Hukuk bir üstyapı değil bir altyapıdır, unutmayalım ve ona güvenelim. İsterseniz işe ruhsatsız Kuran kursundaki 18 kızımızın başına gelenleri halkça sorgulayarak başlayalım, ne dersiniz?!”
Saylan çağrısında Ak Parti hakkında yeni bir dava açılabilmesi için başsavcılığa vakit geçirmeksizin yeni deliller toplanması çağrısında bulunuyor. İlk delil olarak da Konya’da yıkılan yurt binası olayından başlanması gerektiğini iddia ediyor.
8 Agustos Radikal
Saylan Göreve çağırdı
ÇYDD kapatma davasıyla ilgili kararın verilmesine saatler kala Türkan Saylan imzalı bir “göreve çağrı” açıklaması yaptı ama yetmedi. İşte o açıklama ve mesajlar.
…Eğer bu gidişin önüne geçilemez ise, bundan toplumun bütün kesimleri ve Türkiye Cumhuriyeti zarar görecek….
….Bu nedenle, başta yürütme, yasama ve yargı organları olmak üzere, bütün resmi kurum temsilcilerini ve tüm yurttaşları, Anayasa’mızın öngördüğü, insan haklarına dayanan demokratik ve laik hukuk devletini, toplumsal barışı hedefleyerek yeniden oluşturmak için üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeye çağırıyoruz…
Saylan, Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımı hak etmediğini belirterek, “Türkiye’nin birikimi, olağan demokratik rejime dönüş için yeterlidir. Bunun başarılabilmesi, bütün devlet görevlilerinin ve toplum kesimlerinin, hukuk devletinin ilkelerine saygı duymasıyla mümkündür” dedi.
ÜZERİNİZE DÜŞEN GÖREVİ YAPIN
Saylan şöyle devam etti: “Eğer bu gidişin önüne geçilemez ise, bundan toplumun bütün kesimleri ve Türkiye Cumhuriyeti zarar görecek, hatta ülkemizin önemli ve özgül konumu dikkate alındığında, söz konusu bunalım, gerek Avrupa mekânı, gerekse bölgemizdeki toplumlar üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır. Bu nedenle, başta yürütme, yasama ve yargı organları olmak üzere, bütün resmi kurum temsilcilerini ve tüm yurttaşları, Anayasa’mızın öngördüğü, insan haklarına dayanan demokratik ve laik hukuk devletini, toplumsal barışı hedefleyerek yeniden oluşturmak için üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeye çağırıyoruz.”
Açıklama ÇYDD’nin internet sitesine de kondu ve site açılır açılmaz ekrana ayrı bir pencere olarak açılması sağlandı. AKTİFHABER
ÖRTÜNMEK İSLAMIN EMRİDİR
BAŞÖRTÜSÜ ve ÖRTÜNME*
İslâmiyet’ten önce Araplarda örtünme adeti yoktu. Kadına saygı gösterilmez, kadınlar da erkeklerden sakınmazlardı. Başörtülerini enselerine bağlar veya geriye doğru bırakırlardı. Yakaları önden açılır, boyunları ve gerdanlıkları ortaya çıkar, süsleri gözükürdü. Erkeklerin ilgisini çekmek için süslenen, açık saçık kıyafetler giyinen, bakışlarıyla ilgi toplamaya çalışan düşük ahlaklı kadınlar da vardı.[1] Evlilik dışı ilişkiler peşinde koşan bir kısım erkekler, kadınların arkasına takılır ve onları zan altında bırakırlardı.[2]
Örtünme ile ilgili emirler Ahzab Suresi ile Nur Suresi’ndedir. Her iki surenin de Medine-i Münevvere’de indiği hususunda tam bir görüş birliği vardır.[3] İslâm’ın bir çok emir ve yasağı gibi örtünme emri ile buna ilişkin yasaklar da Medine-i Münevvere’de gelmiştir.
Kadınlar Medine-i Münevvere’de de günahkâr erkekler tarafından rahatsız ediliyorlardı. Durum Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem’e şikayet edilince Ahzab Suresi’nin 59. ayeti nazil oldu.[4]
“Ey Peygamber; eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, cilbablarını üzerlerine sıkıca örtünsünler. Böylesi onların (iffetli olarak) tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha elverişlidir.”
Cilbab, kadınların evlerinden çıkarken üstlerine aldıkları, başörtüsünden büyük bir örtü ya da büyük bir başörtüdür. Bu husus ileride tekrar ele alınacaktır.
Bazı kadınlar cilbab başları üzerine, bazıları da omuzlarına atarlar. İki ucu bir biri üzerine sıkıca örtülmezse kadının saçları, boynu ve gerdanlığı gözükür ve erkeklerin bakışlarını üzerine çeker. Kimi kötü niyetli erkekler de bundan umutlanarak böyle kadınların arkasına düşer, onları rahatsız eder ve töhmet altında bırakırlar.
Kadınlar cilbabını, başını kapayacak şekilde alır ve uçlarını bir biri üzerine getirerek sıkıca örtünürse bu, onların iffetli ve ahlâklı olduğunun bir işareti olur ve rahatsız edilmekten kurtulurlar.
Nur Suresi’nin 31. ayetinde ise örtünme emrinin kapsamı genişletilmiş, bakışların kontrol edilmesi, namusun korunması, akrabalar ve yabancı erkekler yanında bazı organlar dışında kalan yerlerin örtülmesi farz kılınmıştır.
BAKIŞLARIN KONTROL EDİLMESİ
Gözler kalbe açılan pencerelerdir. Duygusal ilişkiler göz göze gelmekle başlar. Sonra bütün davranışlar bundan etkilenir. Eğer arkasında evlilik yoksa böyle bir ilişki sadece ızdırap kaynağı olur. Kur’an-ı Kerim gerek erkeğe, gerekse kadına bakışları kontrol etme emri verilmiş ve karşı cinsin gözünün içine bakmak yasaklamıştır. Çünkü kadınla erkeğin evlilik dışı yollarla birbirinden cinsel yönden yararlanması kesin olarak yasaktır.
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve avret yerlerini korusunlar….” (Nur 24/30)“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve avret yerlerini korusunlar….” (Nur 24/31)
Cilbabıyla sıkıca örtünüp, erkekler yanında gözlerini önüne indiren ve bakışlarıyla onlara hiç bir ümit vermeyen bir kadın, kötü niyetli erkeklerin dahi saygısını kazanır. Bu kadın, namusunu da kolay bir şekilde koruma imkanı elde eder.
ZİYNETİN AÇILMASI
Allah-ü Teâlâ kadını güzel bir biçimde yaratmıştır. Saçları, yüzü, boynu, gerdanlığı, kolları, ayakları, hasılı kadının bütün vücudu güzeldir. Takındıkları takılar da güzelliklerine güzellik katar. Kadın bu güzellik ve süslerini istediği gibi sergileyemez. Zaten yaratılıştan kendisine verilen utanma duygusu da buna engeldir. Aralarında daimi evlenme yasağı bulunan babası, kardeşi, oğlu, dayısı, amcası gibi kimselere zinet yerlerini göstermesine müsaade edilmiştir. Genellikle iç içe yaşandığından kadının bu gibi kimseler yanında her tarafını kapaması sıkıntıya sebep olur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Mümin kadınlara söyle …. görünen kısım dışındaki zinetlerini açmasınlar….” (Nur 24/31)
Bu emirle, açılmasına ihtiyaç olan yüz ve eller dışındaki süs yerlerinin kapatılması istenmektedir. Buna göre mümin kadınlar, başlarını, boyunlarını, kulaklarını, göğüslerini, kollarını ve ayaklarını kapayacaklardır.
Ayetin devamında bazı erkeklerin yanında, kadının zinet yerlerini açmasına müsaade edilmiştir:
“… kadınlar zinet yerlerini kocaları, kendi babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, elleri altında bulundurdukları cariyeler, kadına arzusu kalmamış ele bakar hale gelmiş erkekler ve kadınların mahrem yerlerinin farkına varmayan erkek çocuklardan başkasına açmasınlar…” (Nur 24/31)
Konu ile ilgili ayrıntılı hükümler ileride gelecektir.
Ayette başın örtülmesi özellikle emredilmiş ve örtünmenin nasıl yapılacağı da belirtilmiştir.
“Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vursunlar….” (Nur 24/31)
Eskiden kadınlar yakaları açık elbiseler giyinirler, boyunları ve göğüs kısmı gözükürdü.[5] Bu emirle başörtülerinin bir bölümüyle boyunlarını ve yakalarını örtmeleri istenmiştir.Bütün mezhepler müslüman kadının başını örtmesinin farz olduğu konusunda tam bir görüş birliği içindedirler. Ancak Malikî mezhebi ile ilgili olarak bazılarının zihnini karıştıran bir konu vardır.
Malikî mezhebinde saçlar (avret-i hafife) hafif avret sayıldığından, acaba Malikî mezhebine göre bir kadın başörtüsü kullanmadan, saçı açık olarak dışarı çıkamaz mı?
Malikî mezhebinde kaba avret (avret-i muğallaza) ve hafif avret (avret-i hafife) ayırımı yalnız namaz açısından yapılmıştır. Kadının yabancı erkekler yanında örtünmesi gerekli yerler açısından böyle bir ayırım yoktur. Bilindiği gibi avret yerlerinin kapatılması namazın farzlarındandır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre namazda başörtüsü açılan bir kadının namazı bozulur.[6] Ancak Malikî mezhebi bu durumda kadının namazının bozulmayacağını belirtmiş, fakat vakit çıkmadan namazın iade edilmesini istemiştir. Çünkü baş, namaz açısından hafif avrettir, bu her ne kadar namazı bozmasa da kadının başını açması haram olduğundan namaz kılarken işlenen bu haram fiilin günahından kurtulmak için henüz vakit çıkmadan namazın iade edilmesi gerekli görülmüştür. Vakit çıktıktan sonra namazı iade imkanı ortadan kalkar.[7]
Malikî mezhebine göre kadının yabancı erkekler karşısındaki davranışı şöyledir:
Kadın, müslüman olan bir yabancı erkek karşısında eli ve yüzü dışındaki bütün organlarını kapamak zorundadır. Bu ona farzdır. Eğer bir fitne korkusu yoksa yabancı erkek kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Fitneden korkulduğunda kadının elini ve yüzünü de kapamasının farz olduğunu söyleyen Malikî alimler olmuştur. “Kadının bir sorumluluğu yoktur, bu durumda erkeğin bakmaması farzdır.” diyen Malikî alimler de vardır. Malikî mezhebine göre kadın, müslüman olmayan bir yabancı erkeğe yüzü ve elleri de dahil hiç bir organını gösteremez.[8]
Demek ki, bütün İslâmî kaynaklar müslüman bir kadının yabancı erkekler karşısında başını örtmesinin farz olduğu konusunda tam bir görüş birliği içindedir.
Ayetin ilgili kısmı şöyledir:
وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ(ضرب)’ın Türkçe karşılığı ‘vurmak’tır. Bu, Arapça’da bir şeyi bir şeyin üstüne düşürmek ve sabitlemek olarak açıklanmaktadır.[9]
Burada fiil (على) harf-i cerri ile kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de (ضرب) fiilinin bu şekilde kullanıldığı başka ayetler de vardır. O ayetler buradaki mananın tam olarak ne olması gerektiği konusunda bizi aydınlatır.
(ضربت عليهم الذلة) Bu ayet Rağıb el-İsfahânî’nin Müfredat’ında şu şekilde açıklanmaktadır: (إلتحفتهم الذلة التحاف الخيمة بمن ضربت عليه) “Alçaklık onları, üzerine çadır kurulan kişiyi çadırın örttüğü gibi örtmüştür. (ضربت عليهم المسكنة) ayeti de aynı şekilde açıklanmıştır.[10]
Demek ki, (ضرب) fiili (على) harf-i cerri ile kullanılınca üstünü örtmek anlamına geliyormuş.
Cüyûb: Ayette geçen (جيوب) kelimesi( جيب)kelimesinin çoğuludur. Ceyb Arapçada yaka anlamınadır.
Ayette başörtüleri diye tercüme edilen kelime (خُمُر) dır. Bu, (خِمار) kelimesinin çoğuludur. Bunun da kökü (خَمْر)dir. Güvenilir bir Kur’an lugatı olan Müfredât’ta şöyle denmektedir. (خَمْر)’ın kök anlamı bir şeyi örtmektir. (خمار) da örtü anlamındadır. Ancak Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vursunlar….” (Nur 24/31)
Aklın bulunduğu yeri örttüğü için şaraba da (خَمْر) adı verilmiştir.[11]
Güvenilir hadis lügatı olan İbn’ül-Esîr’in en-Nihâye’sinde :
(أنه كان يمسح على الخُفِّ والخِمار) “O, mestinin ve hımarının üzerini meshederdi.” hadisindeki (خمار) kelimesi ile ilgili olarak şöyle deniyor: “Burada sarığı kastetmiştir. Çünkü erkek onunla başını örter. Nitekim kadın da başını hımar ile örter. Bu şundandır: Arap sarığını örter ve onu çenesinin altından döndürürse her vakitte açamaz. O zaman o, mestler gibi olur. Ama bu durumda başının az bir kısmını meshetmesi gerekir. Kaplama mesh yerine de sarığının üstünü mesheder.[12]
(خمار) kelimesinin kadının başörtüsü anlamına geldiği eski sözlüklerde yazılıdır. (الخمار للمرأة وهو النصيف) Hımar kelimesi kadın için nasîf anlamındadır.[13] Nasif de başörtüsüdür.[14]
İçinde (خمار) kelimesi geçen çok sayıdaki hadisten üç örnek verelim:
1- Allah’ın Elçisi Sallallahu Aleyhi Vesellem ipekli elbiseler getirilmişti. Ömer’e bir elbise gönderdi. Üsâme b. Zeyd’e bir elbise gönderdi. Ali b. Ebî Talib’e bir elbise verdi ve dedi ki;
(شققها خمرا بين نسائك) Onu karıların arasında başörtüsü olarak parçalara ayır…. Akşamüstü Üsame elbisesinin içinde çıkageldi. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem ona farklı bir bakışla bakınca yaptığından hoşlanmadığını anladı. Dedi ki, “Ya Resulellah bana neden bakıyorsun, onu bana sen göndermiştin.Buyurdu ki, “Ben onu sana giyesin diye göndermedim. Ama onu sana gönderdim ki, kadınların arasında başörtüler olarak parçalayasın. (لتشققها خمرا بين نسائك) (Müslim, Libas7-2068)2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman’ın kızı Hafsa Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin eşi Ayşe’nin yanına girdi Hafsa’nın üzerinde ince bir başörtüsü vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir başörtüsü giydirdi.
(وكستها خمارا كثيفا) (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)3- Hz. Aişe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. (لا يقبل الله صلاة حائض إلا بخمار) Allah adet gören (yani büluğ çağına ermiş) bir kadının namazını başörtülü olmadan kabul etmez”. (Ebu Davud Salat 58, hadis no 641)
CİLBAB
Baş tarafta belirtmeye çalıştığımız gibi İslâmiyet’ten önce Araplarda örtünme adeti yoktu. Kadına saygı gösterilmez, kadınlar da erkeklerden sakınmazlardı. Evlilik dışı ilişkiler peşinde olan bir kısım ayak takımı, kadınların arkasına takılır, onları rahatsız eder ve suçlama altında bırakırlardı. Müslümanlar henüz tuvaleti icat etmeden önce kadınlar ihtiyaçlarını gidermek için evlerin arkasındaki boş sahaya doğru giderlerdi. Bunu gören kötü ahlaklı erkekler onları incitici davranışlara girerler. Kadınlar bağırınca geri çekilirlerdi. Durum Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e şikayet edilince Ahzab Suresinin 59. ayeti nazil oldu.[15]“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, cilbablarını üzerlerine sıkı örtsünler. Böylesi onların (iffetli olarak) tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha elverişlidir.”
Cilbab başörtüsünden büyük ve rida’dan küçüktür. Kadın onu başına sarar ve kalan kısmını göğsü üzerine sarkıtır.[16] Günümüzde müslüman kadınlar iki türlü başörtüsü kullanmaktadırlar. Birisi saçlarını ve boyunlarını örtmek için kullandıkları küçük başörtüsü diğeri de namaz kılarken ve dışarı çıkarken kullandıkları büyük başörtüsü. Buna göre başı örttükten sonra, kalan kısmı göğüs üzerine sarkıtılan büyük başörtüsü yukarıda tanımı geçen cilbab olmaktadır.
Cilbabın milhafe olduğu da söylenmiştir. [17] Milhafe, yorgan ve çarşaf gibi bürünecek şey ve üstlük elbise anlamına gelir.[18] Burada yorgan söz konusu olamayacağı için cilbab, mülâe demek olur.[19] Mülâe, kadınların büründükleri çâr’dır. Bir en yada iki en kumaştan yapılır. Bununla bütün vücutlarını bürüyüp örtünürler.[20] Burada söz konusu olan çâr ya da çarşaf (milhafe) günümüz Türkiye’sinde kadınların giydiği, yüz ve ayaklar dışında bütün vücudu örten ve tek parça olarak dikilmiş elbise değil, bazı yerlerde ehram, bazı yerlerde de şal adı verilen ve kadınların bütün vücutlarını bürüyüp örten bir kumaştır.
Cilbabın rida olduğu da ifade edilmiştir.[21] Rida başa ve belden yukarıya bürünecek çâr, şal ve kumaş gibi şeylerdir.[22]
Cilbaba, kadını baştan aşağı örten çarşaf, ferace ve çâr gibi dış elbise anlamı da verilmiştir.[23] Buna göre kadının yüzü ve ayakları dışında bütün vücudunu örten ve tek parça elbise olarak dikilmiş bulunan çarşaf bir cilbab olduğu gibi başörtüsü ile birlikte manto veya pardesü de cilbab sayılmaktadır.
CİLBABI ÖRTÜNME ŞEKLİ
Cilbabın nasıl örtünüleceğine dair kaynaklarda farklı bilgiler vardır.1- Yalnız gözün biri açıkta kalacak şekilde sıkıca örtünmek. İbn Abbas (r.a.) demiştir ki, Allah-ü Teâlâ, cilbab ayetiyle mümin kadınlara, bir ihtiyaç için evlerinden çıktıklarında baştan aşağı yüzlerini cilbabları ile kapamalarını ve yalnızca bir gözlerini açık bırakmalarını emretmiştir. Muhammed b. Sîrîn diyor ki, “Ubeydet’üs-Selmânî’ye cilbab ayetini sordum, yalnız sol gözünü açık bırakarak yüzünü ve başını örttü.”[24] Elmalılı Muhammed YAZIR diyor ki, “Bizler yetiştiğimiz zaman memleketimizde validelerimizin tesettür tarzı bu idi.”[25]
2- Cilbabını alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun üzerinden dolayıp gözlerinin ikisi de açık kalsa bile yüzün büyük bölümü ve göğsü tamamen örtmek. Bugün Anadolu’nun bir çok yöresinde kadınlar dışarı çıkınca böyle örtünürler. Elmalılı Muhammed YAZIR diyor ki, 1310 da (yani 1895 tarihinde) İstanbul’a geldiğimde İstanbul hanımlarının, bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları bu idi.[26] Eldeki bu açık şemsiye yağmur ve güneşe karşı değil, erkekler yanından geçerken kadına perde görevi görsün diye taşınıyordu.
3- Bu ayet, örtülü ve iffetli olduklarını göstermek için genç kadınların dışarı çıkınca yüzlerini örtmeleri gerektiğini göstermektedir. Böylece düşük ahlâklı kimseler bunları rahatsız etmezler.[27] Bugün Suudî Arabistan’da kadınlar bu şekilde sokağa çıkmaktadırlar.
KADINA BAKMA YASAĞI
Nur Suresi’nin 30. ayetiyle erkeklerin kadınlara bakmaları ve onları rahatsız edici tavırlar içine girmeleri yasaklanmıştır.“Mümin erkeklere söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve avret yerlerini korusunlar. Böylesi kendileri için daha temizdir. Allah onların yaptıkları her şeyden haberdardır.”
Bu ayetle erkeklerin gözlerini, kendilerine haram olan şeylerden çekmeleri ve evlilik dışı ilişkilere götürebilecek davranışlara girmemeleri emrolunmuştur.
Kadın ile erkek birbirine karşı güçlü cinsel arzu içinde bulunurlar. Bunun ayıplanacak ve yadırganacak bir tarafı yoktur. Ancak İslâm dini bu arzunun evlilik dışı yollarla tatmin edilmesini şiddetle yasaklamış, aykırı davranışları, toplum düzenini sarsan ağır bir suç saymıştır. Bu sebeple bütün unsurları ile tespit edilmiş bir zina suçunu bağışlama yetkisi hiç bir şahıs ya da makama verilmemiştir.[28]
Bakışlar kadınla erkek arasındaki ilk irtibatı kurar, günaha elçilik eder. Gözleri öne eğip harama bakmamak kolay değildir. Bir çok kimse bu konuda kendine hakim olamayacak gibi olur.[29]
Bir gün Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem ashabına,
«- “Sakın yollar üzerinde oturmayın.” buyurdu. Dediler ki,
- “Ya Rasûlellah, bir türlü oturmazlık edemiyor, yol üzerinde konuşuyoruz.” Buyurdu ki,
- “Mutlaka oturmak istiyorsanız, yolun hakkını verin.”
-”Yolun hakkı nedir?” diye sordular. Buyurdu ki,
- “Gözü öne indirmek, kimseye sıkıntı vermemek, selâm almak, iyiliği tavsiye edip kötülüğe engel olmaktır.”» (Buhari, İstizan 2; Müslim, Selâm 2)Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdu ki, “Ya Ali, bir kere baktıktan sonra ikinci bakışı yapma, birinci bakış senin hakkın ama ikincisi senin hakkın değildir.”
Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem bir keresinde de şöyle buyurmuştur: “Ey Adem oğlu, birinci bakış senin hakkın ama sakın ikinci bakışı yapma.” Birinci bakış kasıtsız olarak yapılacağı için kişinin hakkıdır. Eğer harama bakmak kasdıyla olursa birincisi de yasaktır.[30]
Erkeğin bakabileceği ve bakamayacağı kadınlar vardır. Hanefî mezhebine göre durum şöyledir:
1- Erkeğin, mahremi olan kadınlara bakması: Bir erkek, aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan bir kadının, mesela annesinin, kızının, teyzesinin diz kapağı ile göbeği arasına bakamaz; arzu duymaması şartıyla başına, boynuna, göğsüne, kollarına, dizkapağının altında olan baldırına bakabilir. Bu organlara dokunması da caizdir. Ancak bunun için taraflardan hiç birinin diğerine arzu duymaması gerekir. Böyle bir endişe olursa ne dokunmak ne de bakmak caiz olur.
Erkek, mahremi olan kadınların karın bölgesine ve sırtına da bakamaz. Bir kadın, kendisinin böyle yakını olan bir erkeğin yanında karnını, sırtını, dizkapağı ile göbeğinin arasını örtmek zorundadır. Bu ona farzdır.
Erkeğin mahremi olan yani kendileri ile ebediyyen evlenemeyeceği kadınlar annesi, babaannesi, anneannesi, kız kardeşleri, erkek ve kız kardeşlerinin kızları, kendi kızları, torunları, halaları ve teyzeleri, karısının annesi, süt annesi, süt ninesi, süt kardeşi, süt kardeşinin kızları, süt kızı, süt kızının kızları, süt halası ve süt teyzesidir.[31]
Nikâhtan sonra cinsel birleşme olmuşsa o zaman karısının başka kocadan olma kızı da erkeğe ebediyyen haram olur.[32]
2- Erkeğin evlenebileceği kadınlara bakması: Erkeğin evlenebileceği kadınlar, aralarında ebedi evlenme yasağı olmayan kadınlardır. Geçici evlenme yasağının bu konuda etkisi yoktur. Mesela iki kız kardeşi bir arada nikahı altında bulundurmak yasaklanmıştır.[33] Karısının ölmesi ya da onu boşaması halinde baldızı ile olan evlenme yasağı ortadan kalkacağı için baldız, yani karısının kız kardeşi bu bakması yasak olan kadınlar grubuna girer.
Yabancı olsun veya kendisi ile evlenebileceği bir yakını mesela amcasının veya dayısının kızı olsun erkek böyle bir kadının yalnız yüzüne ve ellerine bakabilir. Eğer arzu duyuyorsa bu organlara da bakamaz. Bir kadın, aralarında ebedi evlenme yasağı bulunmayan bir erkeğin yüzü ve elleri dışındaki bütün organlarını kapamak zorundadır.
3- Erkeğin kendi karısına bakması: Arzu duysun duymasın bir erkek karısının bütün organlarına bakabilir. Cinsel organına bakmaması edebe uygun görülmüştür.
4- Doktorun bakması: Bir doktor, tedavi ettiği bir kadının hasta olan mahrem organına ancak zaruret miktarı bakabilir. Eğer bir kadına tarif ederek tedavisini yaptırabiliyorsa bu daha uygun olur. Çünkü cinsin cinse bakması daha zararsızdır.[34]
ERKEĞE BAKMA YASAĞI
Nur Suresi’nin 31. ayet-i kerîmesi aynen erkekler gibi kadınların da harama bakmasını yasaklamış evlilik dışı ilişkilere sebep olacak davranışlardan uzak kalmalarını emretmiştir.“Mümin kadınlara söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve avret yerlerini korusunlar…”
Gözler kişiyi gayri meşru ilişkilere götürebilecek en önemli giriş kapısıdır. Haramlar karşısında gözlerinizi öne indirerek bu kapıyı kapattığınız zaman avret yerlerinizi korumanız ve evlilik dışı ilişkilere sebep olacak davranışlardan kaçınmanız büyük ölçüde kolaylaşır.
Yukarıda “Kadına Bakma Yasağı” bölümünde geçen hadisler bu bölüm için de geçerlidir.
Hanefi mezhebine göre bakma konusunda kadınlara düşen görevi şöylece sıralayabiliriz:
1- Kadının kadına bakması: Bir kadın, arzu duysun veya duymasın diğer bir kadının dizkapağı ile göbeğinin arasına bakamaz. Arzu duymamak şartı ile diğer organlarına bakabilir. Eğer arzu duyuyorsa diğer organlarına bakması da haram olur. Bu sebeple bir kadın, başka bir kadının yanında diz kapağı ile göbeğinin arasını kapamak zorundadır, bu ona farzdır.
2- Kadının erkeğe bakması: Bir kadın, kocası olmayan bir erkeğin diz kapağı ile göbeğinin arasına bakamaz. Arzu duymamak şartıyla bunun dışındaki organlarına bakabilir. Erkek ister yabancı olsun, isterse kendi oğlu, babası, amcası gibi bir yakını olsun fark etmez. Bu sebeple bir erkeğin, başkaları yanında dizkapağı ile göbeğinin arasını kapaması farzdır.
3- Kadının kocasına bakması: Arzu duysun veya duymasın, bir kadın kocasının bütün organlarına bakabilir. Erkeklik organına bakmaması edebe uygun görülmüştür.[35]
KADINLARIN ÖRTÜNMESİ
Kadınların örtünmesiyle ilgili hükümler Nur Suresinin 31. ayetinde oldukça ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir:“… Görünen kısım dışındaki ziynetlerini açmasınlar…”
Ziynet, süslenecek, bezenecek ve donanacak şeye denir.[36] Kadının ziyneti olarak düşünüldüğü zaman takıları, giyimi ve kuşamı anlaşılır. Bunların alımı satımı, üretimi ve başkalarına gösterilmesi konusunda bir yasak bulunmadığına göre burada anlaşılması gereken şey bu ziynetlerin bulunduğu organların açılmamasıdır.[37] Kadının takılarının bulunduğu organları; başı, saçı, kulağı, yüzü, boynu, göğsü, pazusu, kolu, eli, baldırı (bacağın dizden ayağa kadar olan kısmı) ve ayağıdır. Başta taç veya süslü bir şapka bulunur. Saçlar çeşitli şekillerde örülür ya da boncuklarla süslenir. Boyun ve göğüste gerdanlıklar olur. Boyundan koltuk altına kadar uzayan, süslü taşlarla bezeli ve işlemeli bir bez, bir hamail takılır. Pazuda pazubent, kolda bilezik, kulakta küpe, ellerde yüzük ve boya, baldırda halhal[38], yüzde sürme bulunur.[39] Bunların dışındaki organların zineti de elbisedir. “… Zinet yerlerini açmasınlar…” emri organların tamamını kapsar. Eğer ayette bazı zinet yerleri için bir ayrım yapılmamış olsaydı müslüman kadının tepeden tırnağa her tarafını kapaması ve ancak süslü ve güzel olmayan elbiselerle bütün organları kapalı olarak dışarı çıkması gerekirdi.
Ayette belirtilen “… Görünen kısım…” yani görünen zinet nedir? Şimdi bununla ilgili hüküm ve görüşleri inceleyelim.
GÖRÜNEN ZİNET
Elbise kadının görünen zinetidir.[40] Elbisenin gösterilmesine müsaade edilmiş, kumaşın rengi, cinsi ve elbisesinin modeli konusunda bir sınırlama getirilmemiştir. Elbise konusuna daha sonra değinilecektir.
Kadının yüzü ve elleri de görünen zinet yerleridir. Hz. Ali ve Abdullah b. Abbas (r. anhüm) demişlerdir ki, görünen zinet kadının sürmesi ve yüzüğüdür. Abdullah b. Abbas (r. a.) her ne kadar kadının yalnız ayakkabısının ve çarşafının görülebileceğini[41] belirtmişse de yüzün ve ellerin görülebileceğine dair deliller kuvvetlidir. Ahzab Suresinin 52. ayetinde Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyrulmaktadır: “Bunlardan sonra başka kadınlar almak, ya da bunları boşayıp da yerlerine başkaları ile evlenmek sana helal olmaz; güzellikleri hoşuna gitse bile …” Bir insan ancak yüzünü gördüğü kadının güzelliğinden hoşlanacağından bu ayet, kadının yüzünün görülebileceğini göstermektedir.[42]
Bir gün Hz. Ömer hutbede,
“Dikkatli olun, kadınların mehirlerini artırmayın.” dedi.Bunun üzerine hemen yanakların esmerin kırmızı kadın söze karıştı ve dedi ki, “Bu senin görüşün mü, yoksa Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’den mi duydun. Biz Allah-ü Teâlâ’nın kitabında, senin söylediğinin aksini buluyoruz. Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Eğer bir kadını boşayıp yerine başka bir kadını almak istiyorsanız, ilkine kantar yükü altın vermiş de olsanız hiç bir parçasını geri almayın.” (Nisa Suresi 20)
Bunun üzerine Hz. Ömer bir ara şaşkınlaştı ve şöyle dedi: “Herkes Ömer’den daha anlayışlı, evlerindeki kadınlar bile.” Bu olayı bize ileten ravi, o kadının yanaklarının esmerin kırmızısı olduğunu belirttiğine göre demek ki, kadının yüzü açıktı.[43]
Konu ile ilgili bir başka olay da Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile alakalıdır.
Hz. Aişe validemiz (r. anha) buyuruyor ki, bir kadın Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e bir mektup uzattı, hemen onun kolunu tuttu Kadın dedi ki, “Ya Rasûlullah ben size mektup uzattım almadınız.” Peygamberimiz buyurdu ki, “Bunun kadın eli mi, yoksa erkek eli mi olduğunu anlayamadım.” “Bu bir kadın iledir.” O şöyle buyurdu:
“Eğer sen kadın olsaydın tırnaklarının rengini kına ile değiştirirdin.” [44] Bu hadis-i şerif de kadının eline bakabileceğine yani elin, görünen zinet yerlerinden olduğuna delil olmaktadır. Zaten kadın erkeklerle ilgili işlerini görebilmek için yüzünü, alıp verebilmek için de elini açık bulundurmaya muhtaçtır.[45]
İmam Ebu Hanife (öl. 150h. /767m.) rahmetullahi aleyh’e göre kadının ayakları da görünen zinetlerindendir. Bu görüşü talebelerinden Hasan b. Ziyad (öl. 204h. /819m.) rivayet etmiş ve Tahâvî de (öl. 321h. /933m.) aynı şeyi ifade etmiştir. Çünkü kadın nasıl yüzünü ve ellerini açmak zorunda kalıyorsa yalınayak ya da terlikle yürürken ayaklarını da açmak zorunda kalır. Çünkü her zaman bot ya da çizme bulamıyabilir.[46] Çorabı da her yerde ve her zaman kolay değildir. Ayak, ayak bileklerinin altında kalan kısımdır. Yukarısına baldır denir.
İmam Ebu Yusuf’tan (öl. 192h. /808m.) rivayet edilen bir görüşe göre kadının kollarına da bakılabilir. Çünkü ekmek pişirirken ve çamaşır yıkarken kollarını zorunda kalır.[47] Hz. Aişe (r. anha)’dan “bilezik ve yüzük yerlerinin görünen zinetler” olduğuna dair bir rivayet de vardır.[48]
BAŞÖRTÜNÜN AÇILABİLECEĞİ YERLER
Bir kadın, bazı erkekler yanında başını açabilir; bu husus Nur Suresinin 31. ayetinde şöyle ifade edilmektedir:
“… zinetlerini açmasınlar, ancak kocalarına, babalarına, kocalarının babalarına, kendi oğullarına, kocalarının oğullarına, erkek kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerine, kızkardeşlerinin oğullarına, kendi kadınlarına, elleri altındaki cariyelerine, erkekliği kalmamış ele bakar hale gelmiş olanlara ve henüz kadınların avretlerinin farkına varmamış çocuklara karşı açabilirler. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz Allah yoluna dönün ey müminler ki, sıkıntılardan kurtulabilesiniz.”
Yukarıda kadının süs yerlerinin baş, saçlar, yüz, boyun, göğüs, kulak, pazu, kol, el, baldır (bacağın dizden ayağa kadar olan kısmı), ayak olduğunu görmüştük. Bir kadın, ayette sayılan kişiler yanında bu organlarını açabilir. Bunlarla birlikte aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan diğer akrabaları yanında da bu organlarını açabilir. Bunlar dayı, amca ve süt akrabalarıdır. Süt kardeş, süt baba, süt ana, süt amca, süt dayı, süt dede, süt kardeşin oğulları, süt oğulun ve süt kızın oğullarıdır. Çünkü aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan kimseler birbirlerinin evlerine izin almadan girip çıkarlar. Kadın kendi evinde umumiyetle iş elbisesiyle bulunur, örtülü olmaz. Eğer Cenab-ı Hak kadının, aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan yakınlarının yanında da örtünmesini emretseydi bu sıkıntı doğururdu.
Bu şahıslar, bakabilecekleri organlara dokunabilirler. Çünkü Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hz. Fatıma’yı öper ve “Onda cennet kokusu buluyorum.” derdi. Bir yolculuktan döndüğünde önce onunla görüşür, kucaklaşır ve başını öperdi. Hz. Ebubekir de kızı Hz. Aişe’nin başını öpmüştür. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Kim annesinin ayağını öperse cennetin eşiğini öpmüş gibi olur.”
Ancak dokunma ve bakma hem kadının hem de erkeğin arzu duymaması şartına bağlıdır. Eğer taraflardan biri diğerine arzu duyarsa bakmak da dokunmak da haram olur.
Yukarıda da belirtildiği gibi bakma ve dokunma konusunda süt akrabalığı aynen soy akrabalığı gibidir. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem soy akrabalığı yolu ile evlenilmesi haram olanların süt akrabalığı yolu ile de haram olduğunu belirtmiştir. Bu konuda yaşanmış bir çok örnekler vardır.
Hz. Aişe (r. anha) bir gün Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e şöyle dedi: “Ya Rasûlullah ben ev kıyafeti içindeyken Eflah b. Ebî Kays odama giriyor.” Peygamberimiz buyurdu ki, “Efleh girebilir, çünkü o senin süt amcandır.”
Zeyneb binti Ümmi Seleme (r. anha) saçını tararken Abdullah b. Zübeyr yanına girer saçlarını tutar ve Zeyneb’e “Bana dön” derdi. Zeyneb onun süt kardeşiydi.[49]
ELBİSE İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
konu, Hanefî, Şafiî, ve Mâlikî mezheplerine göre incelenecektir.HANEFİ MEZHEBİNDE ELBİSE
Hanefi mezhebine göre, elbise ile ilgili hükümler beş kısma ayrılabilir:1. Giyinilmesi farz olan elbiseler: Bunlar avret yerlerini kapatan, vücudu sıcağın ve soğuğun doğuracağı zararlardan koruyan elbiselerdir. Çünkü avret yerlerinin kapalı olması farzdır. Bir de insan vücudu, sıcağa ve soğuğa tahammül edemez. Vücudun elbise ile korunması gerekir. Bu, aynen hayatı devam ettirecek kadar yeme ve içme gibi farzdır.
Elbisenin pamuk veya ketenden olması daha iyidir. Çünkü bu, insanı kibirden daha kolay uzaklaştırır. Kendini aşağı görmemesi için elbisesi kötü olmamalı kibirlenmemesi için de pek lüks olmamalıdır. Çünkü, Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöhretin iki çeşidini de yasaklamıştır: Bunlardan birisi, güzellikte en iyi olmak; diğeri de en kötü ve pejmürde olmaktır. İşlerin en iyisi orta seviyede olanıdır.
2. Müstehap olan elbise: Zaruret miktarından fazla olup, süslenmek ve Allah’ın nimetini göstermek için giyilen elbisedir. Bilhassa, ilim adamları ve itibarlı kişilerin böyle giyinmeleri iyi olur. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, verdiği nimetlerin eserinin kulu üzerinde görülmesini sever.”
3. Mübah olan elbise: Bu, güzel görünmek için giyilen elbisedir. Eğer, kibirlenme düşüncesi yoksa, Cuma ve Bayram günleri ile toplantılarda böyle elbiseler giyilebilir. Çünkü, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem bazen 1.000 dirhem kıymetinde bir rida ile çıkar, bazen de 4.000 dirhem kıymetinde bir rida ile namaza dururdu.[50] imam Ebu Hanife de 400 dirhem kıymetinde rida giyinir ve öğrencilerine şöyle derdi: “Memleketinize gittiğinizde en güzel elbiseler giyininiz.” İmam Serahsî, her zaman kullanılmış elbiseler giyinirdi. Muhtaçları üzmemek için böyle yapardı.Kınye isimli kitapta yazıldığına göre İmam Nehaî[51] evinden güzel elbiseler içinde çıkardı. Onun arkadaşları derlerdi ki, biz çok iyi biliyoruz ki, o, ölü hayvanın etini yemesi caiz olacak derecede fakirdir.
4. Mekruh olan elbise: Bu, kişiye kibir ve gurur veren elbisedir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Mikdad b. Ma’di Kerib’e şöyle buyurmuştur: “Seni kibre sokmayacak ölçüde ye, iç ve giyin.”
5. Haram olan elbise: Erkekler için hakiki ipekten elbise giymek haramdır. Çünkü Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ipek ve atlas giyinmeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Onu nasipsiz olan giyer.” Yani ahiretten nasibi olmayanlar giyer, demektir. Sonra bir başka hadisle kadınların ipek giyinmelerine müsaade etmiştir. Hz. Ali’nin de içlerinde bulunduğu bir grup sahabî (Allah onlardan razı olsun) şunu rivayet etmişlerdir: “Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem bir eline ipeği, bir eline de altını almış olarak yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Bu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helaldir.” Bir başka rivayette de, “Kadınlarına helaldir, ancak az olması halinde erkeklerine bağışlanmıştır.” şeklindedir.
Bu sebeple, bir işaret gibi, dört parmak genişliğinde olan bir ipek parçasının erkekler tarafından kullanılması caiz görülmüştür. İpeğin yastık ve döşek yüzü olarak kullanılması caizdir.
Çözgüsü ibrişimden ve atkısı[52] başka maddelerden dokunmuş olan bir kumaşı erkekler giyinebilirler. Fakat çözgüsü başka maddeden, atkısı ibrişimden yapılmış olan bir kumaşın, yani atlasın sadece harp esnasında giyilmesi caizdir; başka zaman giyilemez. Bu görüş ittifakla kabul edilmiştir; çünkü, harp sırasında böyle bir kumaşın bir nevi zırh görevi göreceği ve kişiyi düşmana karşı heybetli göstereceği için bunda zaruret vardır.
Çözgüsü ile atkısının tamamı ibrişimden olan saf ipek kumaşların darü’l-harb’de ve savaş esnasında giyilmesi hususunda ihtilaf edilmiştir. İmam Ebu hanife’ye göre saf ipek kumaşın, darü’l-harb’de erkekler tarafından giyilmesi mekruhtur. Çünkü erkeklerin ipek kumaş giyemiyeceği konusundaki nasslar bir kayda tabi tutulmamıştır. Savaş sırasındaki zaruret ise atlas (dışı ipek, içi başka maddeden) kumaş ile giderilir.
İmam Ebu Yusuf ve Muhammed (rahimehümallah)’a göre harp esnasında hem ipek, hem de atlas giyilebilir. Çünkü, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in harp esnasında ipek ve atlas giymeye müsaade ettiği rivayet olunmaktadır. Ayrıca buna ihtiyaç ta vardır. Bir de saf ipek, silah darbelerine karşı vücudu daha iyi korur ve parlak olduğu için kişiyi düşmana daha heybetli gösterir.
Elbise ile ilgili diğer hükümler:
1- Renkler: Elbisenin beyaz veya siyah renkte olması müstahaptır. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ beyaz elbiselileri sever; zira cenneti beyaz olarak yaratmıştır.”
Rivayete göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi günü siyah cübbe giymiş ve siyah sarık takınmıştı.
Elbisenin mavi olmasının da bir sakıncası yoktur.
Bazı kitaplarda yeşil giymenin sünnet olduğu belirtilmiştir.
Erkeklerin elbiseleri kırmızı ve sarı renkli olmamalıdır. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in bu konuda bir yasağının olduğu rivayet edilmiştir. Kırmızı elbisenin giyilebileceği yolunda görüşler de vardır. Buradaki yasağın bir kerâhet-i tenzihiyye olduğu anlaşılmaktadır.
Kadın elbiselerine renk sınırlaması yoktur.
2- Başa sarılan sarığın bir ucunu, sırta aşağı bir karış uzunluğunda sarkıtmak sünnettir. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem böyle yapardı. Sarığın bir ucunun sırtın orta kısmına, hatta oturak yerine kadar uzatılmasının sünnet olacağı yolunda görüşler vardır. Sarığı yeniden sarmak isteyen onu çıkarıp yere koyamaz, olduğu gibi geriye doğru açar ve baş üzerinde tekrar sarar.
3- Her çeşit kürk giyilebilir. Bunun yabani veya diğer hayvanların tabaklanmış derilerinden yapılmış olmasının bir farkı yoktur.[53]
MALİKİ MEZHEBİNDE ELBİSE
1. Elbise, cildin rengini hemen belli etmeyecek derecede sık ve kalın olmalıdır. Dikkatle bakınca cildin rengini belli eden bir elbiseyi giymek mekruhtur. Bu elbise ile namaz kılanın, namazını vakit içinde yeniden kılması gedekir. Elbise şeffaf olup cildin rengini hemen belli ediyorsa bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan namazın mutlaka iade edilmesi gerekir.
2. İnce veya dar olduğu için organın şeklini belli eden (muhaddid) bir elbiseyi giymek mekruhtur. Bağlanmak sebebiyle organı belli eden elbise de böyledir. Çünkü bu, bir şahsiyetsizlik sayılır ve selefin elbisesine muhalefet edilmiş olur. Ancak rüzgar vurması veya ıslanması sebebiyle vücuda yapışıp organları belli edecek bir elbiseyi giymenin mahzuru yoktur.[54] Çok dar veya şeffaf elbise giyen kadın çıplak gibi olur. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Giyinmiş fakat çıplak kadınlar, kıvrak bir şekilde yürüyerek erkeklerin yüreğini hoplatan (ilgisini çeken) kadınlar cennete giremiyecek ve kokusunu hissedemiyeceklerdir. Halbuki cennetin kokusu beşyüz yıllık yoldan hissedilir.”[55]
3. Ne erkek ne de kadın için belli bir elbise modeli yoktur. Çok dar olmamak ve altını göstermemek şartıyla her model elbise giyilebilir.
ŞAFİİ MEZHEBİNDE ELBİSE
Elbisede şart olan organın şeklini belli etse de cildin rengini belli etmemesidir. Elbise organın her tarafını örtmelidir. Cam, saf su ve şeffaf elbise ile örtünme meydana gelmez. Karanlık da başlı başına bir örtü değildir. Vücudu boyama ile örtünme meydana gelmez. Çünkü boya her ne kadar rengi örtse de bir örtü sayılmaz. Ayrı bir varlığı (cirm) olmadığı için pek incedir. Çamur ve bulanık su böyle değildir. Onlarla örtünme meydana gelir.[56]
Dar elbiseye gelince (mesela dar pantalonlar gibi) bunları da kadınların giymesi mekruh, erkeklerin giymesi de hilaf-ı evladır.[57]
ÖRTÜNMENİN DİNDEKİ YERİHz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği kesin olarak bilinen hükümlere ve haberlere zarurat-ı diniyye denir. Her müslümanın bunları olduğu gibi kabul ve tasdik etmesi gerekir. Bunlardan birinde tereddüt veya şüphe etmek kişiyi imansız bırakır.
Kur’an-ı Kerîm Allah’ın kelamıdır. Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem indirilmiş ve ondan bize tevâtüren ulaşmıştır. Müslümanlar Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zamanından beri Kur’an-ı Kerîm’e büyük itina göstermişler, hem yazıyla hem de milyonlarca hafızın zihninde ve hafızasında bize kadar ulaştırmışlardır. Bugün yeryüzünde bulunan Kur’an nüshalarının her biri diğerinin aynıdır. Elimizde bulunan Kur’an-ı Kerîm’in Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e indirilmiş olan Kur’an’ın aynısı olduğunda hiç bir tereddüt yoktur. Onun için Kur’an-ı Kerîm’i, hiç şüpheye düşmeden kabul ve tasdik etmek gerekir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerîm’in kesin ve açık olarak belirttiği bütün hükümleri hiç tereddüt göstermeden kabul etmek icabeder. Namaz, oruç, zekat vb. hükümlerin farz olması hırsızlık, zina, faizin haram olması gibi emir ve hükümler nasıl açık ve kesin ise örtünme ile ilgili hükümler de açık ve kesindir. Bu emir ve hükümleri kabul etmeyen bir şahıs derhal imanını kaybeder ve kafir olur.[58]
İNSANLIĞIN DURUMU
İnsanların bir kısmı samimi olarak müslümandırlar. Bunların kalplerinde ne varsa dillerinde de o vardır. İslâmî hakikatlere doğru bir biçimde inanırlar ve bunu itiraf ederler. İşte gerçek müminler bunlardır.
İnsanların bir kısmı da kafirdirler. İslâmın hükmünü kabul etmez ve kendi yanlış inançlarını açığa vururlar. Bunların durumları belli olduğu için müminlerin onlara karşı tavır alması kolay olur.
Bir kısım insanlar da münafıktırlar. İçlerinde olanı açığa vurmaz, kafir oldukları halde kendilerini mümin gösterir, müslümanları aldatmak isterler.
Deme düşmana düşman elinde silahı olaVeli müşkil budur sûret-i haktan gele.
Bunlar dost görünen düşmanlardır. Bu gibilere karşı tavır almak çok zordur. Müslümanların önemli bir kısmını aldatıp kendilerine destek sağlıyabilir ve fesatlarını sürdürebilirler. Müslümanların asıl düşmanları bunlardır. Bunlara karşı korunmak gerekir. (Münafikun Suresi ayet 4)
Bunlar yalancıdırlar. Kafir oldukları halde yalan söyler, gerekirse yemin eder kendilerini müslüman göstermeye çalışırlar. (Münafikun Suresi ayet 1) Çok korkaktırlar, en küçük bir sesi ve en küçük bir davranışı aleyhlerinde zannederler. (Münafikun Suresi ayet 4)[59]
“Sana indirilmiş olan Kur’an-ı Kerîm’e ve senden önce indirilmiş bulunan mukaddes kitaplara inandıklarını zannedenleri görmez misin, tağuta göre yargılanmak isterler! Halbuki, onlar tağuta karşı çıkmakla görevlendirilmişlerdir. O şeytan onları pek derin bir sapıklığa düşürmek ister.
KUR’AN-I KERİM NE DİYOR?
Kendilerini müslüman zanneden ama İslâm’ın bazı hükümlerini kabul etmeyenlerle ilgili Kur’an-ı Kerîm’de çok sayıda ayet vardır. Konumuzla ilgisi dolayısıyla Nisa Suresinin 60. ayetinden 65. ayetine kadar olan kısmını okuyalım:Onlara, «Geliniz, Allah-ü Teâlâ’nın indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Muhammed’e başvuralım.» denince o münafıkları görürsün ki, senden hep kaçınırlar.
Bizzat elleri ile yaptıkları şey yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman halleri ne olacak? Bu defa da sana gelirler, «Vallahi maksadımız sırf bir iyilik yapmak ve arayı bulmaktı.» diye yemin ederler.
Onlar var ya, Allah onların kalplarinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve kendi haklarında onlara etkili söz söyle.”
EK
T.C.
BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIğI
ANKARA
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığına
Konu : İmam-Hatip Liselerinde Okuyan Kız Öğrencilerin Kıyafetleri
Karar Tarihi : 30.12.1980
Karar No. : 77Milli Eğitim Bakanlığı’nca İmam-Hatip Liselerinde okuyan kız öğrencilerin kıyafetleri konusunda Bakanlık görüşünün bildirilmesiyle ilgili olarak Devlet Bakanı Sn. Mehmet Özgüneş’e yazılan 22.12.1980 gün ve 018323 sayılı yazı ile Devlet Bakanlığı Makamının konunun Din İşleri Yüksek Kurulunca da incelenerek Bakanlık görüşünün tesbit edilmesine dair 22.12.1980 gün ve 5.05-1020 sayılı yazıları konunun önemi ve şumulü dikkate alınmak suretiyle 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 5. maddesiyle Kurulumuza verilen görev, yetki ve sorumluluklara dayanılarak dinî, hukukî ve diğer yönlerden incelendi.
Yapılan müzakereler sonunda:
1- Kur’an-ı Kerîm’de Nur Suresi’nin 31. ayet-i kerîmesinde: “Mü’min kadınlara da söyle. Gözlerini bakılması yasak olan şeylerden çevirsinler. İffetlerini korusunlar. (El, yüz, ayak ile bu uzuvlarda bulunan yüzük, kına ve sürme gibi) kendiliğinden görünenler müstesna zinetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar…” buyrulmuştur.
İslâmiyet’ten önce (Cahiliyye Devrinde) kadınlardan başlarını örtenler, örtülerini enselerine bağlarlar veya arkalarına salıverirler, boyun ve gerdanlarını açık bırakırlardı. Cenab-ı Hak bu ayet-i celile ile Cahiliyye Devri’nin bu adetini kesinlikle yasaklamış, müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.
Kur’an-ı Kerîm’in mücmel hükümlerini açıklama yetkisi, onu tebliğ ile görevli Peygamber-i Zişan Efendimize aittir. Bu ayet-i celilede “kendiliğinden görünenler” ifadesiyle mücmel olarak beyan edilen uzuvların hangileri olduğunu, muhterem eşi Ümmü’l-mü’mimin Hz. Aişe (r. a.)’nın nakletmiş olduğu bir hadis-i şerifinde Rasûllah (s. a.) Efendimiz, Hz. Aişe’nin ablası Hz. Esma’ya yüz ve ellerini işaret ederek: “Ey Esma! Kadın erginlik çağına erince, şurası ve şurası dışında kalan yerlerini göstermesi caiz olmaz.” (Sünen-i Ebî Davud, 4/62 Hadis No. 4104) buyurmuş, böylece ayet-i celilede istisna edilen uzuvları bizzat açıklamıştır.
Ahzâb Suresi’nin 59. ayet-i celilesinde ise: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlarına, söyle: (Evden çıkarlarken) üzerlerine dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.” buyurmuştur.
Bu ayet-i celile ile de, müslüman hanımların evlerinden çıkarken üzerlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmiştir.
Yukarıda mealleri verilen ayet-i celileler ile Hz. Aişe (r.a.)’nın naklettiği hadis-i şerif ve benzeri hadis-i şeriflerden, İslam müctehid ve fakihleri, müslüman kadınların sadece namaz kılarken değil, namaz dışında da vücudun el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları gerektiği hükmünde ittifak etmişlerdir. İslâmî hükümlerin iki temel kaynağı olan Kitab ve Sünnet delilleri yanında, ashab ve tabiîn devirlerinden itibaren bu husus daima böyle anlaşılmış, böylece kadınların tesettürü konusunda her asırda icma‘-ı ümmet de meydana gelmiştir. Nitekim, İslâm’ın doğuşundan, günümüze kadar bütün İslâm ülkelerinde her asırdaki uygulama da böylece devam edegelmiş, hiç bir İslâm alimi söz konusu hükme aykırı bir beyanda bulunmamıştır.
2- İnsan haklarına saygılı ve demokratik rejimle yönetilen ülkelerde, yönetimin en önemli ilkelerinden biri de laiklik ilkesidir. Laiklik, Devletimizin de temel ilkelerinden biridir. Bu ilkenin tabii sonucu ise, devlet yönetiminde din kurallarına uyma zorunluluğunun olmamasıdır. Bunun yanında, devletin de kişilerin dini inanç ve kanaatlerine saygılı olması, bunları baskı altına almaması, devletçe fertlere tam bir din ve vicdan hürriyeti tanınmış olması da laikliğin tabii bir sonucudur. Nitekim, Birleşmiş Milletler Teşkilatının 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği «İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYENNAMESİ»nin 18. maddesinde:
«Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık veya özel surette öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle açıklama hürriyetini gerektirir.» hükmü yer almıştır. Bu beyenname, 6 Nisan1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla Türkiye tarafından da benimsenmiş ve 27 Mayıs 1949 tarihinden itibaren yürürlüğe konmuştur.
Din ve vicdan hürriyeti, esasen, Türkiye’mizde Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan, yani 1839’dan beri devlet umdelerimizin başında gelmiştir. 1924 Anayasasının 75. maddesinde bu hürriyet:
«Hiç kimse mensub olduğu felsefî ictihad, din ve mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umumi muaşeret adabına ve kanunların hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî ayinlerin yapılması serbesttir.» cümleleriyle ifade edilmiştir.
1961 Anayasasının «Temel Haklar ve Ödevler»le ilgili bölümünde yer alan 19. maddesinde ise:
«Herkes, vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dinî ayin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadette, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz…» hükmüne yer verilmiştir.
3- Din, sırf bir inanç veya inanç sisteminden ibaret değildir. Dinin inanca ait esasları yanında; ibadet, amel ve ahlaki davranışlarla ilgili hükümleri, dini kabul eden inançlı kişilerin yaşayışlarında uymaları zorunlu emir ve yasakları da vardır. O halde din ve vicdan hürriyeti, sadece bir dinin inançla ilgili esaslarına inanmak veya inanmamak hakkı değil; dindarın mensub olduğu dinin bütün emir ve yasaklarını hiç bir engele rastlamadan, serbestçe yerine getirebilmesi hakkıdır. İnanç, ferdin iç alemiyle ilgili olup kendisi tarafından açıklanmadıkça başkaları tarafından kontrolü mümkün olmadığına göre devletin fertlerinin inancına karışıp karışmaması fazla bir önem taşımaz. Din ve vicdan hürriyeti, dinin emir ve yasaklarını hiç bir baskıya uğramadan yerine getirebilme hürriyeti olduğu şüphesizdir. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyennamesini kabul eden Devletimiz, Anayasamızın (1961 Anayasası) 19. maddesiyle din ve vicdan hürriyetini açık bir şekilde tanımış ve bu hürriyeti Anayasanın 10. maddesiyle kişiye ağlı, dokunulmaz. devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlerinden saymıştır. O halde her Türk vatandaşı, bir anayasa hakkı olarak, mensub olduğu dinin bütün emir ve yasaklarını «kamu düzeni, genel ahlak ve bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmamak şartıyla» hiç bir baskıya maruz kalmadan, serbestçe yerine getirebilme hürriyetine sahiptir. Din ve vicdan hürriyetinin ve laiklik ilkesinin tabiî ve mantıkî sonucu budur.
4- Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz olan yabancı erkekler yanınnda açık bulundurmamaları, bazı çevrelerce sanıldığı gibi belli zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir adet veya işaret değil, İslâm Dini’nin bir hükmüdür. Bu husus yukarıda delilleriyle açıklanmıştır. Bu emirlerin bir gereği olarak kadınların örtünmesi milletimizin de bir örfü haline gelmiştir. Ülkemizdeki hanımların çoğunluğunun, yaşlı hanımların ise hemen hemen tamamının günümüzde de başlarını örtmeleri bunun en açık kanıtıdır. Üstelik hanımların söz konusu kıyafetlerinde (yani başlarını kapatmalarında ve dinin emrittiği şekilde örtünmelerinde), kamu düzenine, genel ahlaka ve kanunlara aykırı bir durum olmadığı da açıktır. Bu hususun devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunup korunmamasıyla da bir ilgisi yoktur. Bu itibarla müslüman hanımların dinî tesettüre uymalarının kanunla sınırlandırılması da Anayasamızın 11. maddesi uyarınca söz konusu olamaz. Kaldı ki, Anayasamız, 10. maddesiyle «devleti, kişinin temel hak ve hürriyetlerini fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırmak ve insanın maddi manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamakla» yükümlü kılmıştır.
5- Hürriyet, en basit anlamıyla, başkalarına zarar vermemek şartıyla kişinin dilediği şekilde hareket edebilmesi ve dilediğini yapabilmesi demektir. Buna göre, dinin emrettiği şekilde örtünmeyi kabul etmeyen bir kimseyi örtünmye zorlamak, kişi hak ve hürriyetiyle ne derece bağdaşmayan bir davranış ise, ister sırf öyle arzu ettiği için veya estetik amaçlarla olsun, örtünmek isteyen bir kimsenin örtünmesini engellemeye kalkışmak ve bu maksatla ona baskı yapmak da, aynı şekilde kişinin temel hak ve hürriyetlerine açık bir müdahele sayılmak gerekir. Çünkü genel ahlaka aykırı bir durum olmadıkça, kişinin örtünmesi veya örtünmemesinde başkaları için bir zarar söz konusu değildir. Nitekim, hürriyetçi demokrasi ile idare edilen ve laiklik ilkesini kamil uygulayan bütün ülkelerde, kişi hak ve hürriyetleri bu şekilde anlaşılmakta, ister dini, ister estetik, isterse başka amaçlarla olsun kişilerin giyinişlerine, kılık ve kıyafetlerine hiç bir sınırlama getirilmemekte ve bu konuda herhangi bir müdahele düşünülmemektedir. Hatta bu ülkelerde bir takım dinî okulların ve cemaatlerin, kendi inançlarının gereği sayarak giydikleri, toplumun genellikle benimsediği kıyafetten çok farklı olan özel kıyafetleri de hiç bir şekilde yadırganmamakta, hatta saygı görmektedir.
6- Milli Eğitim Bakanlığı yazısında kadınların örtülü kıyafetlerinin «Atatürk ilkelerine tamamen aykırı» olduğu ifade edilmekte ise de, genel ahlaka ve kanunlara aykırı olmayan her türlü kadın kıyafetinin Atatürk devrim ve ilkelerine aykırılığı söz konusu değildir. Nitekim bizzat Atatürk «Eğer kadınlarımız Şer‘in tavsiye ve dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettiği tavr u hareketle içimizde bulunur, millatin ilim san’at, ictimaiyyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz, milletin en mutaassıbı dahi men‘-i nefs edemez.» demiştir. (Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk ve Türk Kadın Haklarının Kazanılması, Tarih Boyunca Kadının Hak ve Görevleri, s.104, İstanbul, 1968, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlarından).
Atatürk’ün müslüman Türk kadınının kıyafeti konusunda benimsediği bu fikirlerine aykırı bir sözüne rastlanmadığı gibi bu sözlerinden çok sonra çıkartmış olduğu devrim kanunlarından kıyafetle ilgili olan 671, 677 ve 2596 sayılı kanunların hiç birinde kadın kıyafetiyle ilgili bir hükme de yer verilmemiştir. Esasen, Atatürk’ü ve ilkelerini, -çoğu zaman yapıldığı gibi- dinimizin kadın kıyafetiyle ilgili hükümlerine karşı göstermek, memleketimiz yararları ve Atatürk ilkelerinin benimsenmesi açısından son derece sakıncalı bir tutumdur. Müslüman Türk vatandaşı, «ya Allah’ın emri, ya Atatürk ilkeleri» şeklinde son derece vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, örtünmek dinin bir emridir ve Atatürk dinimizin en son ve mükemmel din olduğunu çeşitli vesilelerle bir çok defalar ifade etmiştir.
7- Bilindiği üzere İmam-Hatip Liseleri ve Kur’an Kurslarında, Kur’an-ı Kerîm’in usulüne uygun olarak tilaveti yanında, bu okullardaki eğitim ve öğretimin bir gereği olarak dini hükümler de öğretilmekte ve bu hükümlere her müslümanın uymasının gerekli olduğu anlatılmaktadır. Dinimizin kadın kıyafetiyle ilgili hükmü, yukarıda belirtilmiştir. Sözü edilen eğitim ve öğretim kurumlarında dinimizin kadınların örtünmeleriyle ilgili hükümleri de tabiatıyla öğretilecektir. Bu durumda, bir taraftan müslüman kadınların örtünmelerinin dinen zorunlu olduğu öğretilirken, diğer yandan müslüman kızların başlarını açmaya zorlanmaları, izahı kabil olmayan bir çelişki olacağı gibi, onların vicdanında da son derece olumsuz etkiler meydana getirecektir. Şüphesiz bu durumun eğitim ve öğretim açısından da fevkalade sakıncalı ve olumsuz sonuçları olacaktır.
Diğer taraftan İmam-Hatip Liselerimizde ve özellikle Kur’an Kurslarımızda Kur’an-ı Kerîm Öğretimi, temel dersler arasında yer almaktadır. Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim okumak bir ibadettir. İbadet esnasında Allah’ın emirlerine tam bir itaat halinde olmak gerekir. Kız öğrencilerin yaptıkları bir ibadeti başı açık halde yapmaya zorlanmaları, onların vicdanına açık bir baskı teşkil eder.
8- Vatandaş vicdanına baskı daima reaksiyonla karşılaşır ve toplumun huzursuz olmasına sebep olur. Şayet bu baskılar devletten geliyorsa, devlet-millet ilişkilerinin olumsuz yönde etkilenmesine sebebiyet verir.
İmam-Hatip Liseleri ve Kur’an Kursları gibi dini öğrenim kurumlarında okuyan öğrencilerin ve onların velilerinin vicdanlarına yapılacak baskıların okul-veli-öğrenci, ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceğinde şüphe yoktur. Çünkü sözü edilen eğitim ve öğretim kurumlarına çocuklarını gönderen veliler, çocukların öğrenimlerini dinî hükümlere uygun yapmalarını ve onların dinî emirlere riayetkar olarak yetişmelerini istemektedirler. Kaldı ki ilk nazarda sadece okul-veli-öğrenci ilişkilerinde olumsuz gelişmelere sebep olabileceği sanılan bu gibi durumlar, genişleyerek toplum vicdanında da rahatsızlıklara sebep olabilir.
SONUÇ
Belirtilen sebeplerle, İmam-Hatip Liseleri’nin Yönetmeliğinde, dinimizin müslüman kadınların örtünmesiyle ilgili hükümlerine aykırı, Anayasamızın tanıdığı, kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer almasının uygun olmayacağı mütalaa olunmuştur.
Keyfiyetin Devlet Bakanlığı Makamına sunulmak üzere Başkanlık Makamına arzına karar verildi.
Kaynaklar…:
—————————-————————————————–
* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfı Başkanı.[1] Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, C. IV, s.3506 ve C. V, s.3927 (Nur Suresi 31, Ahzab 59).
[2] Fahreddin er-Râzi Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer (öl. 606 h. /1210 m.) et-tefsîr’ül-kebîr, Mısır, C. XXV, s.230 (Ahzab 59).
[3] el-Kurtubî Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (öl. 671 h. /1273 m.), tahkik eden Ebu İshak İbrahim Etfiş, el-Cami li Ahkam’il-Kur’an, Kahire 1387 h. 1967 m. C. XII, s.158 ve C. XIII, s.113.
[4] el-Kurtubî, a.g.e., C.XIII, s.243 (Ahzab 59).
[5] Ebubekr el-Cessas er Râzî (öl. 370 h. /980 m.), Ahkam’ül-Kur’an, Beyrut (Matbaa-i Amire baskısından ofset), C. III, s.371.
[6] Fahreddin er-Râzî, a.g.e., C. XXIII, s.206; el-Kurtubî a.g.e., C. XII, s.230.
[7] Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, İst. 1986, s.99; Ahmed b. Hacer el-Heytemî, Tuhfet’ül-Muhtac bi Şerh il-Minhac, (Şirvânî ve İbâdî haşiyeleri ile birlikte) tarih ve yer yok, C. II, s.111; Abdullah b. Ahmed b. Kudame (öl. 620 h. /1223 m.) el-Muğnî, Kahire, C. I, s.578.
[8] Muhammed Uleyş, Menâhil’ül-Celî alâ muhtasar-i allâme Halîl, tarih ve yer yok, C. I, s.133.
[9] er-Rağıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz’il-Kur’an, Beyrut 1412/1992, s. 505. Burada geçen ifade şöyledir: (الضرب إيقاع شيء على شيء)
[10] er-Rağıb el-İsfahânî, a.g.e. s.506.
[11] er-Rağıb el-İsfahânî, a.g.e. s.298.
[12] İbn’ul-Esîr, el- Mübârek b. Muhammed el-Cezerî (544/606 h.), en-Nihâye fî garîb’il-hadîsi v’el-eser, Beyrut 1399/1979, II/78.
[13] İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan’ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc’ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.
[14] İbn Manzûr, Lisan’ul-Arab, IX/332.
[15] Muhammed Uleyş, a.g.e., C. I, s.133.
[16] el-Kurtubî, a.g.e., C. XIV, s.243; Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.371.
[17] Şeyhülislâm Ebussuud Efendi Muhammed b. Muhammed el-İmâdî (öl. 982 h. /1574 m.) Tefsirü Ebissuud (Tefsir-i Kebir ile birlikte) Matbaa-i Amire, C. VII, s.801 (Ahzab 59).
[18] Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, a.g.e., C. VII, s.801.
[19] Firuzabâdî, Kamus’ül-Muhît, tercüme Asım Efendi.
[20] el-Mucem’ül-Vecîz, Heyet tarafından hazırlanmış, Mısır 1400 h. /1980 m.
[21] Firuzabâdî, Kamus, Asım Efendi Tercümesi.
[22] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.371.
[23] Firuzabâdî, Kamus, Asım Efendi Tercümesi.
[24] Elmalılı, a.g.e., C. IV, s.3927-3928.
[25] İsmail b. Kesir (öl. 774 h. /1372 m.), Tefsirü İbni Kesir, Muhammed es-Sabûnî tarafından ihtisar ve tahkik edilmiş nusha, Beyrut 1393, C. III, s.114.
[26] Elmalılı, a.g.e., C. V, s.3928.
[27] Elmalılı, a.g.e., C. V, s.3928.
[28] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.372.
[29] Damad Abdurrahman b. Muhammed, Mecma’ül-Enhür (hudud), İstanbul 1301, C. I, s.542 vd.
[30] Fahreddin er-Râzî, a.g.e., C. XXIII, s.205.
[31] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.315 (Nur Suresi 30).
[32] Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, (Müslümanlıkta aile ve karabet münasebetleri) İst. 1986, s.415.
[33] Bkz. Nisa Suresi ayet 23.
[34] Bkz. Nisa Suresi ayet 23.
[35] Damad, a.g.e., C. II, s.538-542.
[36] Damad, a.g.e., C. II, s.538-542.
[37] Firuzabâdî, Kamus, Asım Efendi Tercümesi.
[38] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. II, s.315-316; Şemsüddin es-Serahsî (öl. 483 h. /1090 m.), el-Mebsût, Mısır 1324, C. X, s.149 (İstihsan).
[39] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.149.
[40] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.315.
[41] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.315; Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.152.
[42] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.152. Burada çarşaf diye tercüme ettiğimiz “müâle” kelimesidir. Müâle, bir ya da iki en kumaştan yapılır, kadınlar bununla bütün vücutlarınıbürüyüp örtünürler. Cilbab konusuna da bakınız.
[43] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.316.
[44] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.153.
[45] Nesaî, Zinet 18. Aynı hadis, küçük kelime değişiklikleriyle Ebu Davud, Tereccül 4 ve Ahmed b. Hanbel, C. VI, s.262 de geçmektedir. Her üçünde de el yerine “yed” kelimesi kullanılmıştır. Yed kelimesi Arapçada hem kol, hem de el anlamına gelir (Kamus). Bu hadis-i şerif, Ebu Yusuf’a ait olan kolun açılabileceği görüşünü desteklemektedir. ancak Mebsût’ta geçen rivayette “yed” yerine “keff” kelimesi geçmektedir. Keff ise elden başka bir anlama gelmez. (Bkz. Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.153).
[46] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.153.
[47] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.153.
[48] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.153.
[49] Ebubekr el-Cessâs, a.g.e., C. III, s.315.
[50] Şemsüddin es-Serahsî, a.g.e., C. X, s.150.
[51] Dirhem, Peygamber sallallhü aleyhi ve sellem zamanında ve daha sonra dolaşımda bulunan gümüşten basılmış para biriminin adıdır. Peygamberimiz devrinde birbirineden farklı üç ayrı dirhem vardı. Hz. Ömer (r. a.) devrinde kabul edilen İslam dirheminin yaklaşık ağırlığı 2.975 gr.’dır.Değeri ise 0.425 gr. altına eşittir. Bu altın genellikle 22 ayardır. O zaman yaklaşık olarak 5 dirheme bir koyun alınabilmekteydi. (Bkz. Abdülaziz BAYINDIR, «Paranın Değer Kaybetmesiyle Ortaya Çıkan Problemler ve İslam Hukukuna Göre Çözüm Yolları», İslam Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları s.17 vd. İstanbul 1983).
[52] İbrahim en-Nehaî, Ebu İmran b. Yezid b. Kays: Kadim ulema ve fukahadandır. Kûfe’lidir. Aslen Yemen’deki Nehaî kabilesine mensuptur. Hz. Aişe validemizle karşılaşmıştır. Sikadır, ancak hadis rivayetinde çok kere irsalde bulunurmuş. H. 96 yılında elli yaşında olduğu halde vefat etmiştir. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukuk-ı İslamiyye Kamusu I/439).
[53] Çözgü: Dokumacılıkta, boyda kullanılan ipliktir.
Atkı: Dokumacılıkta, enden atılan ipliktir.
İbrişim: Bükülmüş ipek ipliğidir.
[54] Bu bilgiler için bk. Damad, a.g.e., C. II, s.531 vd. (Faslün fi’l-lübs) ile Ömer Nasuhi BİLMEN’in Büyük İslam İlmihali s.429 vd. 8. Kitap, (Giyilmeleri ve Kullanılmaları Lazım ve Caiz Olup-Olmayan Şeyler)54- Ömer Nasuhi BİLMEN, Muvazzah İlm-i Kelam, İstanbul 1972, s.102; Bekir TOPALOĞLU, (İslam İtikadı Açısından Kıyafet ve Örtünme’ kitabı içinde) İstanbul 1987, s.15 vd.
[55] Muhammed ‘Uleyş, a.g.e., C. I, s.136.
[56] Ebu’l-velid b. Rüşd, el-Mukaddimât (el-Müdevvene ile beraber) Matbaa-i Hayriyye, 1325, C. I, s.109.
[57] Ahmed b. Hacer el-Heytemî, a.g.e., C. II, s.111-112.
[58] Abdülhamid eş-Şirvânî, Tuhfe haşiyesi II, 112. (Bu görüş, Nihâye ve Muğnî’den nakledilmiştir).
[59] Ömer Nasuhi BİLMEN, Kur’an-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Alîsi ve Tefsiri, İstanbul, C. I, s.18.
HZ.FATIMA NASIL ÖRTÜNÜRDÜ?
Elbette başörtüsünün bir tartışma nesnesi haline gelmesinin tek sebebi, konuya ‘çağdaşlık’ açılımı getirenlerin varlığı oldu. Buna söyleyecek bir sözümüz yok, zira her fırsatta İslami/insani değerlere saldırmalarından dolayı zaten onları dinlemiyoruz. Ancak Müslümanlar olarak önümüzde daha sistemli bir sorun var ki o da, tesettür tartışıldıkça, kendi üzerlerimizdeki tesettürü de tartışılacak hale getirdik. Artık olması gerekenin ne olduğu sorulmadan, herkes kendi yorumuna göre bir karar veriyor ve onu uyguluyor. ‘Biraz sizden biraz bizden’ dercesine, herkes ortaya bir yol çıkarma uğraşında. Hakikatin ne olduğunu merak edenler için, sorumuzu tekrarlıyoruz; Hz. Fatıma nasıl örtünürdü?
Hazreti Fatıma’nın giysisi
Türkiye’de dindar camianın tüketime dayalı hayat tarzlarını keşfettikleri, tüketim ideolojisinin baskısını duydukları içinde bulunduğumuz dönemde, Fatıma’nın zühd ve takvasını hatırlamanın, özeleştiri ve yenilenmeye yönelik bir katkısı olduğu açık. Fakat Fatıma’yı bugüne taşımayı tasarladığımız takdirde, ancak bağlamıyla birlikte taşıyabiliriz ki o zaman da bir “Asr-ı Saadet” taşıması yapmamız gerekir. Normal olarak böyle bir taşımayı, kıyaslama yoluyla bile olsa gerçekleştiriyor olmamız beklenir gündelik hayatımızda. Gerçi böyle bir taşımanın ilkesel bir açıklama çabası olabileceğinin altını çizmek gerekiyor. Aksi takdirde Fatıma’nın tek başına günümüz dünyasının hangi müslüman toplumuna taşınacağı bile bir sorun olarak karşımıza çıkardı.
Sorunuzu, Hazreti Fatıma’yı örnek alarak bugün nasıl bir hayat sürdürebiliriz, şeklinde genişletmek, bana daha açıklayıcı olabilir gibi geliyor. Geçen zaman içinde örnekliği aşınmamış bir hayat tarzından evrensel ve ezeli/ebedi ilkeler çıkarılabilir de….
Elimize ulaşan rivayetleri dikkatle incelediğimizde, tarihin süzmeleri ya da eklemelerini de hesaba katarak, Fatıma’yı daha yakından tanımayı sağlayacak şu özellikleri ayırt ediyoruz:
*Özgüven ya da karakter sağlamlığı *Sadakat *Hakikat arayışı *Sadelik ve tevazu *Kendine özgü bir dile sahip olmak *Cömertlik *İçsel iffet, takva örtüsü
Bu şıklar arasında, Hazreti Fatıma’nın bugün yaşıyor olsaydı nasıl bir giyim ve hayat tarzına sahip olacağını anlamamıza yardım edeceğini düşündüğüm ikisinin üzerinde durmak istiyorum:
Sadelik ve tevazu…
Hazreti Peygamber kızı Fatıma bulunduğu mekâna geldiğinde ayağa kalkarak onu karşılar, ellerinden öpermiş. Bu sevgi ve özen, Peygamber’in kızı Fatıma ve damadı Ali’nin çevrelerindeki insanlara, mesela Ehli Suffe’de barınan ve eğitim gören yoksul müminlere göre daha fazla imkânları bulunan bir hayata sahip olmalarının bir gerekçesine dönüşmemiştir hiç. Bir peygamber kızı olmak, padişah kızı olmakla aynı şey değildir. Yine de peygamber evlatlarının her zaman büyük hayat sınavını başarıyla vermiş oldukları da söylenemez. Fatıma’nın babasının iftihar etmesine yol açan sağlam bir karakteri olduğunu gösteren sayısız rivayet var.
‘80′li yılların başlarında, Fatıma’nın zühdünü ve takvasını anlatan hadisleri hayranlık ve ibretle okurduk. Çeyizler Fatıma’nın çeyiziyle, iradeler Fatıma’nın iradesiyle kıyaslanırdı. Fatıma sıradan bir kadın gibi giysi, mücevher ve eşya talebinde bulunmamalı, Suffe’deki müslümanlar açlıktan iki bülüm durumdayken, babasından kendisine bir yardımcı tahsis etmesini talep etmemeliydi. Kendisini zayıf düşmüş hisseden Fatıma, babasının evindeki ocakta üç gün boyunca ateş yanmadığını hatırlamalı ve bünyesini duayla güçlendirmeliydi. Bu tür bir hayat görüşünü üstlenmedeki titizliği nedeniyle işte, bazen öyle olurdu ki Fatıma, üzerindeki giysiyi yatmadan önce yıkamak zorunda kalırdı, ikinci birine sahip olmadığı için. O, Fatıma’ydı; Hazreti Muhammed’in ‘hüzünlü seneler’inin dert ortağı, ilk tebliğ yıllarının küçük ama dirençli yardımcısı…
İçsel iffet, takva örtüsü
Tesettür sadece örtünmek demek değildir. Nitekim Kur’an’da işaret edilen “takva örtüsü”, bu olgunun önce yüreklerde gerçekleşmesi gerektiğini gösterir. Evden çıkmadan önce ayna karşısında saatler harcamayı gerektiren bir ‘kapanma’ olmamalıdır, Fatıma’nın tesettürü. Fakat bu Fatıma’nın özensiz ve bakımsız olduğu anlamına da gelmeyecektir sanırım. Çünkü sonuçta o “Babasının Kızı” olarak da tanınır ve Peygamberimiz de bilindiği üzere, kendine itina eden bir kişiliğe sahipti, doğal olarak öyleydi.
İslamcılar geçen otuz-kırk yıl içinde Fatıma’nın takva ve iffetine en önemli kadın değerleri olarak atıfta bulundular. Fatıma’ya benzemek, olabildiğine sade bir hayat kurma idealiyle özdeşleşirken, konformist bir hayatı reddetmek anlamına da geliyordu.
İranlı âlim Ayetullah Talegani’nin kızı, 30 yıldan bu yana işçi-köylü kadınların emeğini değerlendirmeye dönük olarak faaliyetini sürdüren -ve kendisi de siyah çarşaf giyen- İslami İran Kadınlar Cemiyeti Başkanı Azem Talegani, tesettür bağlamında süren konuşmamızın bir bölümünde şu ifadeleri kullanmıştı: “Hicap sadece başörtüsü değildir. Sadelik, tüketim karşıtlığı, kültürel yollarla topluma benimsetilmelidir. Kanunla gerçekleştirilmek istendiğinde, insanlara seçme şansı verilmediğinde, benimseme de olmuyor”
Daha somut olarak ifade etmek gerekirse, Hazreti Fatıma bugün aramızda bulunsaydı, beş yıldızlı oteller çevresinde akıp giden bir faaliyetler ağı yerine, Ehli Suffe emsali yoksulları barındırırken üretime teşvik eden kuruluşlar için koşturuyor olacaktı. Demek ki hareketlerini kısıtlamayan pratik ve işlevsel giysiler giymeyi yeğleyecekti. Sade, dar olmayan, “marka”sıyla dikkati çekmeyen, içinde rahat ettiği, hareketlerini kısıtlamayan, yüzü ve elleri (belki ayakları) dışında vücudunu tamamen örten giysiler olacaktı, yeğledikleri. Kısa hayatı boyunca çok fazla giysisi olmamış Fatıma’nın. Bu nedenle ‘giysiler’ derken de bir gardrob dolusu giysiyi kastetmiyoruz elbette.
Cihan Aktaş:Fatıma annemizin örtüsü
Bir gün Efendimiz aleyhisselam, Fatıma annemizin kölesiyle birlikte, Fatıma’nın evine gelmişti. Fatıma annemizin üstünde öyle bir örtü vardı ki ayaklarını örtse başı açıkta kalıyor; başını örtse ayakları açıkta kalıyordu. Efendimiz onun bu telaşını görünce : “Kızım, illa örtüneceğim diye kendini sıkıntıya sokma. Sen şu halinle Allah katında sorumlu değilsin, sana bir günah yoktur; çünkü gelenler baban ve kölendir” dedi.
Bir başka seferinde, kendilerine vergilerle birlikte hediye olarak bir ipek kumaş da getirilmişti. Peygamber Efendimiz bu kumaşı Hz. Ali’ye verdi ve şöyle dedi: “Bu kumaşı al, başörtüsü olacak şekilde üçe böl ve bu parçaları Fatımalara paylaştır. Bu Fatımalar biri Hz. Ali’nin eşi, Efendimizin kızı Hz. Fatıma’dır. Diğerleri; Hz.Ali’nin annesi ve Hz. Hamza’nın kızıdır. Eğer Allah’ın örtünme emrine ve bunun Fatıma annemizdeki yansımasına dair bir uygulama örneği istiyorsak tek bir rivayet yeter. Yukarıdaki rivayetlerden ne anlıyoruz? Örtünme emri bütün Müslüman kadınları gibi Peygamberimizin eşleri ve kızları tarafından da titizlikle uygulanmıştır. Fatıma annemiz, hayâsı ve edebi gereği babasına karşı da örtünen, örtünmek için heyecan duyan bir insandır. Son olarak şu ayrıntıya da rastlıyoruz. Evinden dışarı çıktığında örtülü olmasına rağmen sahabe, Fatıma annemizi yolda gördüğünde onu hemen tanır “Bu Efendimizin kızı Fatıma’dır” derdi. Çünkü yürüyüş ile o, babasını hatırlatırdı, aynı babası -Efendimiz- gibi yürürdü. Allah ondan razı olsun ve bizi ona cennette komşu kılsın.
Kamil Yeşil: Hz. Aişe validemiz anlatıyor
Ebu Davud’da geçen bir hadise göre, bir gün Hz. Ebubekir’in kızı, Esma, ince bir elbise ile Resulullah’ın huzuruna girmişti. Hz. Peygamber, ondan yüz çevirdi şöyle buyurdu; “Ey Esma! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir” Hz. Aişe’nin belirttiğine göre, Peygamberimiz bunu söylerken yüzüne ve ellerine işaret etmişti”
“Nur suresine inanan bir kadın böyle örtünmez!”
Hz. Fatıma’yı tanımak…
Hz. Fatıma’yı tanımak, yanlış uygulamaları düzeltmek için gereklidir. Müslüman kadını en iyi anlatmak, İslâm’ın mesajının yeni duyurulduğu devir içindeki en sağlam, tutarlı ve vahiy kaynağına en yakın kimseyle, Peygamber ile adeta özdeşleşmiş bir kadın ile mümkündür. Peygamber’in soyunun mirasçısı kılınan ve O’na ’soyu kesik’ diyenlere bir cevap olarak, kendisi vasıtasıyla Peygamber soyunun ebediyete kadar sürdürülmesinin sağladığı Hz. Fatıma’yı anlatmak, aynı zamanda kadın hakları açısından inanılmayacak başarılar göstererek, koskoca bir devrim gerçekleştiren ve cahili düşüncenin egemenliğine, bir tokat atarak kadını saygın bir konuma getiren İslâm’ın, kadını ne denli yüceleştirdiğinin ve onu çirkin ele alışlardan koruduğunun destanını anlatmak demektir.
Gün Gelecek Allah ‘a Bana Yasattığıi Bu Sıkıntılar İçin Şüküredeceğimi Biliyorum
Gün gelecek Allah’a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum” demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük…
dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk.
Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda.
Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe “verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah’ım!” demeye başladı.
Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım.
“Strese girenin imanından şüphe ederim!” başlıklı yazımı anlamayan ve/veya yanlış anlayan arkadaşlar umarım bu sefer beni doğru anlarlar.
Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.
“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.
“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
“Henüz değil!”
“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”
“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.
“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”
“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.
Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.
“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:
“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”
Ona “Evet” dedim.
Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”
“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”
Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim.”
Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
DİNİ YİRMİ KURUŞA SATMAYANLAR
Londra’daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 “kuruş” fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünmüş “20 kuruşu geri versem mi şoföre?”… Ama içinden bir ses diyormuş ki “çok küçük bir para ve şoförün zaten umurunda da değil. Otobüs şirketine 20 kuruş ne fark eder?. Bu parayı Allahtan gelen bir hediye gibi… düşünebilirim”
İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : “paranın üstünü fazla verdiniz.”
Şoför gülümsemiş ve demiş ki : “Siz camiinin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, İslam’ı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.”
İmam inerken nerdeyse bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış-casına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:
“Allah’ım az daha İslam’ı 20 kuruşa satıyordum!”
Bizler bu “fıkrayı”, dini – siyasete, siyaseti- ticarete dönüştürenlere ibret olsun diye yayımlıyoruz.
medineyi ağlatan ezan..
Allah Resûlü hasta yatağında soğuk terler döküyor. Hazreti Aişe’nin gözü yaşlı, Hazreti Ebu Bekir’in başı yerde, Kainatın Efendisi ebedi yolculuğun eşiğinde son nefeslerini sayıyor. Medine soluk almadan bekliyor.
Buruk yürekler, endişeli bakışlar ve köşelerde sessiz sessiz akıtılan göz yaşları. Tek istenilen şey, bir haber. Habibin sıhhat haberi. Fakat Alemlerin Rabbi daha fazla uzatmayacaktır dünya gurbetini Habibinin. Ahmedi’nin yüreğini daha üzmeyecektir bu çöllerde.
İşte son an son nefes ve Habibin dudaklarından dökülen son söz: ”Er’rafiku-l ar’la! Er’rafiku-l ar’la!” ”Yüce dost! Yüce dost!”
Kainatın Sevgilisi ulaşıyor dostuna.
Ezan vaktidir. Resûlullah’ın yokluğundaki ilk gecenin sabahı. Bilal elini kulağına götürmek için hazırlanıyor. Mukaddes daveti duyuracak. Lakin yüreği yanıyor. Yanık sesi, yanık yüreğiyle hepten hüzne bürünmüş başlıyor ezan-ı Muhammedi. Ve tam ”Eşhedü enne Muhammederrasûlullah” derken bir hıçkırık kopuveriyor Bilal’in ciğerlerinden. Bilal ağlıyor, sahabeler ağlıyor. Dalga dalga hüznüyle yayılıyor gülbang-ı Ahmedî. Peygamber müezzini ezanı güçlükle bitirebiliyor.
Medine Peygamber şehri. Hiç böyle görmemişti bu şehri Bilal. Her bir taşından göz yaşı damlıyordu sanki. İşte bu sokaklardan yürümüştü Allah Resûlü. Bu mescitte oturmuştu. Şu kütüktü yaslanıp da hutbe okuduğu. Mübarek ayaklarının değdiği toprak bu topraktı. O’nun gül kokusu sinmişti bu yerlere. Medine O’nu bulduğu gün can bulmuştu. Ama şimdi o yoktu bu şehirde. Her zerresine hasretini nakşedip göçüp gitmişti işte. Bilal Medine’de duramazdı artık. Baktığı her yönde O’nun hatırasının canlandığı, yüreğine hicran ateşleri yağdıran bu şehirde kalamazdı. Hasretini bağrına basıp Şamr17;a gitti. Aradan seneler geçti. Medine peygambersiz, ezanlar Bilalsiz seneler geçti. Halife defalarca Bilal’i Medine’ye çağırdı. Tüm ısrarlara rağmen peygamber müezzini kabul etmedi bu davetleri. Fakat bir gece Efendimiz (sav) rüyasına geldi Hazret-i Bilal’in. Allah Resûlü (sav) nurlar içinde ona bakıyor, sitemvâri bir tavırla: ”Ne zamandır beldemize uğramaz oldun Ya Bilal” diyordu. Ertesi sabah Bilal, emri alan asker gibi fırladı. Derhal Medine yollarına koyuldu. Bilal’in ne sıcakta pişen vücudu ne uzayan yollara bakan gözleri vardı. Hissettiği tek şey kalbindeki tarifsiz sızıydı. Özleten, ağlatan, yandıran bir sızı.
Günlerce süren yolculuğun ardından Bilal, sevgilisini gömdüğü hicran şehrine ayaklarını basıyordu işte. Ve o gün Medine bir zamanlar çok iyi tanıdığı bir sesle açıyordu gözlerini sabaha. Sesi duyan daha iyi işitebilmek için kapılara koşuyordu. Sokaklara dökülen insanlar heyecan içinde birbirlerine tek bir şeyi haber veriyordu. ”Bilal gelmiş! Seneler sonra Bilal Medine’ye dönmüş.” Kalpler sanki yerinden çıkacaktı. Sokaklarda kadınlar, çocuklar Medine böyle bir şey görmemişti. Bütün şehir mescide akıyordu. Onlar bu sesi hep peygamber hayattayken duymuşlardı. Bu sesi işitip de gittiklerinde mescide Allah Resûlü’nün o mübarek yüzünü görmüşlerdi yıllarca. Peki ya şimdi? İşte bu ses Bilal’in sesiydi. Yoksa Muhammet Mustafa (sav) , kainatın biricik sevgilisi şimdi de mescitte miydi? Birisi deseydi ki: ”Evet, Peygamberimiz (sav) mescitte, müminleri namaza bekliyor.” Şüphesiz buna inanmayan kalmayacaktı. Bir anda çağlayan hisler o koskoca hakikati unutturuvermişti. Allah Resûlü artık aralarında yoktu ve dönmesi de mümkün değildi. İşte o dem herkes koyuverdi kendini. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk herkes herkes ağlıyordu. Her şey ortadaydı. Bu ses bu semalarda Aleyhisselamsızdı.
Bilal de yüreğinin yangınlarına su serpiyordu gözyaşlarıyla. O da ağlıyordu.
Hıçkırıklara karışan bu ezan bütün Medine’yi ağlatmıştı. Bu Hazret-i Bilal’in okuduğu son ezanı oldu. Şam’a döndükten bir süre sonra o da Hakk’ın rahmetine ulaştı.
Yüzyılın Başında Duran Büyük Bilge: Bediüzzaman
Çağımızın büyük bilgesi Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin bu yıl, cemale yürüyüşünün kırk dokuzuncu yıldönümü. Yarım yüzyıl önce, ‘mübarek bir şehir’ dediği ve Sevgili’ye kavuşmak üzere çileli bir yolculuktan sonra geldiği Urfa’da bir otel odasında can kafesten uçmuştu. Yarım yüzyıldır, Bediüzzaman’ın o puslu, karanlık zamanda, bugüne ve yarına uzantılar veren ne türden bir kişisel ve toplumsal yenilenme ve yenileme işlemi gerçekleştirdiği tartışılıyor.
Eserleri için, ‘Ne Batı’nın fenlerinden, ne Doğunun ilimlerinden alınmış, doğrudan doğruya Kuran’ın arşından iktibas edilmiştir.’ diyen bu muazzez bilgenin henüz nasıl bir marifet ve hikmete yuvalık ettiği tam olarak anlaşılamamıştır.
Heidegger’in patika ve/veya çığır dediği o yepyeni yolu açan sırlanmış bir abdal olarak Bediüzzaman’ın derinliğini henüz Türkiye okur yazarları kavrayamadı dense yeridir. Kişiliği etrafında oluşan sevgi ve saygı bir yana, onun dini aklileştirdiği, pozitivist etkiler taşıdığı, çoğu zaman faydacılığa düştüğüne ilişkin spekülasyonlar da kimi çevrelerce zaman zaman sürdürülüyor.
İnşa ettiği o zengin irfani yapının on yıllar sonra gelecek olan yeni kuşaklarca anlaşılabileceğini bizatihi kendisi söylemiş, ‘varsın çağdaşlarım beni anlamasınlar’ demişti. O’nu anlayan, derinden kavrayan ve açtığı o zümrüt yeşili yoldan yürüyerek dünyanın farklı coğrafyalarında bilgelik sofraları açanlar oldu.
Yüzlerce kitap, tez, binlerce makale, onlarca sempozyum, açık oturum, panel, konferans, film gerçekleştirildi hakkında. Ne ki, Risale-i Nur’un ehline açık, ehil olmayana kapalı olan o hermetik dili yeterince çözülemedi, sırlanmış olan hikmetlerine hakkıyla nüfuz edilemedi. Bin bir yapraklı bir gonca gibi açtıkça açılıyor ve içinden Muhammedi gülün kokuları saçılıyor. ‘Vird makamında da okunabilir.’ Dediği saf ve katışıksız marifet olan Risaleleri, her okuyanın kalbine yeniden sefer ediyor, insanların ve şehirlerin kapılarını fethediyor, hakikate açıyor.
Hikmetin dili sembol ve sükuttur, derler. Lakin, Anadolu topraklarını yüzyıllar önce Türkçe kelamla mayalayan Yunus Emre’mizden bu yana binlerce bilge gelip geçti, şairane ikamet etti bu topraklarda, bülbül gibi şakıdı, düşündü, tattı, yazdı, söz ve gözle insanları mayaladı. Onların modern zamanlarda en göz kamaştırıcı olanı Bediüzzaman idi.
Zamanın seçkini, güzeli ve soylusu denmesi bundandır. Zahir ilimleri kısa sürede edinmekle kalmadı, Yedinci Şua’da, yani Ayetü’l-Kübra’da soluk kesici biçimde anlattığı üzre manevi yetkinleşme yolculuğunu tamamladı ve İlahi Hakikat’i en üst düzeyde idrak ederek ‘tevhid-i sırf’ dediği o ilme, ledün ilmine ulaştı. ‘Risale-i Nur, tefekkür değil, tagaddidir; marifet değil şuhuttur.’ deyişinden de anlıyoruz ki, bu, varlığın tek bir varoluş sırrı içinde algılandığı birlik ilmi idi. ‘İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.’ Sırrının merkezine sızdı, ilmi bir noktaya odakladı, o noktayı gülün yaprakları gibi tek tek açarak bizi yeniden kalbimizle, Hakikatle buluşturdu.
Bediüzzaman, Sokrates’in savunmasından daha ileri bir sözle, otuz yıl kesintisiz biçimde dünyayı kendisine zindan edenlere karşı dik durdu. ‘Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez.’ Dedi. Sadece bunu söylemekle kalmadı, ‘Bana bu eziyeti, bu zulmü reva görenlere haklarımı helal ediyorum.’ diyerek üzerindeki kul haklarından feragat etti.
Dünya için ne sevindi ne üzüldü. Bu, ancak İlahi ahlakla ahlaklanmış, ahlakı Kur’an olanların duruşu, sözü olabilir.
Yüzyılın başında, nasıl tersine döndürülemez bir sürecin, kitlesel ve küresel olan modernleşme sürecinin başlamakta olduğunu gördü. Gelecek olan kasırgadan kurtulmak üzere Erek dağının doruklarına tırmandı. O daima kartal gibi yükseklerdeydi. Büyük Bilge Muhyiddin Arabi’yi, ‘İslami ilimlerin mucizesi’ şeklinde niteliyordu. ‘O kartaldır, ben ise sinek dahi olsam ondan yüksek uçabilirim.’ İmasında bulunuyordu. Ya dağlarda, ya ağaç kovuklarında veya zindanlarda yaşadı. Dünya müminin zindanıdır, biliyordu. Sınavı çetindi, farkındaydı. Daima kuşatıcı bir merhamet ve şefkatle ama Hakikat’e sadakatin gerektirdiği bir vakar ve sağlamlıkla dik durdu. Kendisine Doğu umumi vaizliği ve milletvekilliği önerenleri elinin tersiyle iterek tekrar dağlara ve Ahmed-i Hani’nin makamına çekildi. Erek dağında, Allah’ın gayret kubbesinde gizlenen o büyük bilgeler gibi yaşadı. Burada, bir öğrencisi köyünden getirdiği kavurmayı yiyen köpeğe ilendiğinde, ‘Köpeğin gıybetini yapmayın.’, ‘Dağlardaki yabani meyveler, burada yaşayan vahşi hayvanların rızkıdır, onlara ilişmeyin.’, ‘Karınca yuvasını dağıtmayın, yuva yıkılarak yuva yapılmaz.’ derken, bize yetkin insanın kim olduğuna ilişkin ipuçları veriyordu.
İman esaslarının sarsıldığını, insanın ve toplumun kalbinde derin bir düzensizliğe yol açacak kimi toplumsal ve siyasal reformların gerçekleşmekte olduğunu görmüştü. Bu yüzden o esasların yeniden inşası için çileli ve sabırlı bir çabaya soyundu. Karınca sabrıyla on yıllarca tecritte, sürgünde, zindanda kaldı, varlığın yokluktan geçtiğini bildiğinden, minnetsiz, vakur, nefsinden, benliğinden vazgeçerek yazdı, okudu, okuttu.
Bediüzzaman, kendisini ‘tercüman’ olarak niteler. Fütuhat’tan öğreniyoruz ki, tercüman, ‘velayetin ve hakikatin bütün dillerini bilen’ kimsedir. Nur Risaleleri için, ‘Kur’an’ın tercümanı’ der. Kur’an ise, gayb âleminin tercümanıdır.
Elli yaması bulunan bir şalvarı, biri lastik diğeri kundura bir çift ayakkabısı, bir ıbrığı, çinko çaydanlığı, bardağı ve lehimli bir kaşığı vardı. Ölüm zabtını tutan Savcı bunu listelemiştir. Şalvarına ilişkin bir ayrıntıyı aktarmak isterim. Abdulkadir Badıllı’da bulunan bir mektubundan öğreniyoruz. Bir gün talebelerinden merhum Hulusi Yahyagil, kendisini ziyarete gelmiş, Elazığ’a döndüğünde bir şalvar diktirmiş ve göndermek istemiş. Yedinci Şua’dan on nüsha gönderen Bediüzzaman’ın mektubunu cevaplarken, armağan kabul etmediğini bildiğinden, kendisinin yamalı şalvarıyla yeni diktirdiği şalvarı takas etmeyi önermiş. ‘Bunu lütfen kabul edin, sizin yamalı şalvarınızı da muhtaç birine benim adıma tasadduk edin.’ Demiş. Bediüzzaman cevabi mektubunda şöyle demiş : ‘Hediye kabul etmeme kaidemi bozmayan bir teklif. Gönderdiğin şalvarı aldım. Benim tasadduk etmemi istediğin yamalı şalvarımı birine vermek istedim. Ama kimse kabul etmedi. Kendimden başka layık bulamadım. Senin gönderdiğin yeni şalvarı birine verdim, yamalı yine bende kaldı…’
Bediüzzaman, Doğu ile Batı’nın yüzyıllar boyu hem ayrı ayrı sembollerini, hem de aralarındaki sembolik alışverişi biliyordu. Ama bilgi ile bu işlerin olamayacağının da farkındaydı. O, yumruğunu insanın kalbine vuran sözler yazdı. Onun dili, İmam-ı Rabbani’nin, Gazzali’nin, Geylani’nin, Hz. Mevlana’nın, Hz. Mısri’nin, Doğulu Batılı azizlerin, bilgelerin dili gibi hikmet ve marifete iklim olan zengin bir dildir. Hem kendi memleketinin, dünyanın meselelerinin, hem de özellikle imanın esaslarının derdindedir. Dünden bugüne ve yarına, şahsi ve toplumsal krizleri yönetmeye aday son derece kullanışlı, yeniden inşa edici, kurucu, onarıcı ve iyileştirici düşüncelerin sahibidir.
Bediüzzaman’a, eserlerine, talebelerine ve izleyenlerine ilişkin son derece çirkin, gerçekdışı bir kirli propaganda yapılmış, ama bu oyun bozulmuş, hiçbir zaman da tutmamıştır. Eserlerine ve çabalarına öfkeli, kuşkucu veya küçümseyerek bakanların tutumlarını boşa çıkarmış; okurları, bağlıları, sevdalıları giderek çoğalmış, bu irfan dairesi gitgide genişlemiş, eserleri dünya dillerine çevrilmiş, okuyanın yaşamının kılcal uçlarına değin sızmış, onları yenilemiş, beslemiş, büyütmüştür.
Bilgeler Bilgesi Hz. Rabia bir yakarışında, ‘Allahım!’ der, ‘Ne Senin ateşinden korktuğum, ne de Cennetini umduğum için sana kulluk ediyorum. Seni sevdiğim içindir bu ibadetim, niyazım…’ Bediüzzaman da, Eşref Edip’e verdiği mülakatta, ‘Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu… Eğer milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri arasında yanmaya razıyım. Çünkü bedenim yanarken gönlüm gül gülistan olur…’
Bu muazzez bilgenin mübarek bedeni kırk dokuz yıl önce aramızdan ayrıldı. Lakin ruhu ve o ruhun tanıklık ettiği hikmetler, marifetler ve sırlar, aklımızı ve kalbimizi yeniden yeniden derliyor toparlıyor. Onun binlerce güzelim sözlerinden kendi payıma düşeni tekrarlıyorum:
“Ey insan! Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun.”
Düşüncelerin neyse hayatın da odur.Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir…
bile baş eğdirdik” dedirtme…
Sen başını yiğitçe örterek gerçek kişiliğini ortaya koydun…
böylece dünya aleme “Ben müslümanım” diye haykırdın…
Senin başın dumanlı dağlardan daha yüce…
eminim o gün sen,
Seni ezmek isteyene ezilme!..
söke almaya çalış!…
Yorulduğuna, yıprandığına üzülme…
Rabbine kavuşuncaya kadar mü’mine rahat yok…
koyulacağımızı aklından çıkarma…
Ayağımıza batan dikenler bizi yıldırmasın…
Çünkü cennet dikenlerle çevrilidir…
keder, sıkıntı ve gam, hatta ayağa batan dikene varıncaya kadar başa gelen
her şey müslümanın hatalarının bağışlanmasına vesiledir…
Çetin bir imtihandasın, dayan…
Kainatın Efendisi şu dünyada rahat yüzü görmedi…
kimliğiyle yaşayamadı… Zalimler bastırdıkça o dayandı…
İslam’ın ışığın götürdü… İnsanlar bilmediklerini öğretti…
girdi… Onu öldürmek isteyenler ondan aman dilediler…
yaşayan topraklara Medine’yi getir… Sabrın meyvelerini devşir…
gerçekler…Sen ebediyetin kokusunu almış bir bahtiyarsın…
Her şeyi diplomadan ibaret sanma..
Tâbiînin diploması yoktu…
Bir gün medreseler açılıp da diplomalı tahsil başlayınca,
üzüldüler; artık ilmin sonu geldi dediler…
olacağına inancından vazgeçmediler…
İşte sen o büyüklerin izinden gideceksin…
dolaşarak aydınlatan sahâbî analarımız gibi,
bağışlama merhametinle; gösterişe pirim vermeyen sadece yaşayışın ve eşsiz
tevazuunla; müslüman hanıma en çok yakışan o zarif nezaketinle;
bırakmayan cesaretinle; haksızlığa haddini bildiren asil öfkenle;
de dilinden düşürmediğin dua ve zikirlerinle gittiğin yere
Peygamber nefesi geldi diye bayram edecekler… Başındaki o aziz örtüye
“siyâsal simge” diye seni mektebi kapısında işkenceye tâbi tutanlar yapmasa
bile, onların çocukları utanıp senden af dileyecekler…
Sen ağlama yavrum, senin işin çook… Sen torunlarımı büyüteceksin…
“Bismillâh” diyerek emzireceksin onları, zemzem kadar temiz, ak sütünle…
Konuşmaya başlarken kelime-i tevhidi öğreteceksin onlara… “La ilâhe
illallah” diye diye büyüyecekler… Dillerine, gönüllerine, beyinlerine
Allah kelâmını nakşedeceksin, silinmemecesine O nur topu yavrular,
“Bismillâh” diyerek dikecek kelime-i tevhid fidanını dikecek bütün
gönüllere… Aşkla sabırla teenni ile… Usanmadan, bıkmadan, yılmadan…
İşte o zaman güzel yurdum bir cennet olacak.
Gözyaşını boşuna harcama…
Daha iyi kulluk edemedim diye ağla…
Resûlullah’ın karasevdalısı ol…
Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır.
Bediüzzaman
çocuk kahramanlar

![]() …İvrindi’nin Mallıca köyünden 104 yaşında vefât eden Azman Dede Çanakkale savaşına katılmış gazilerimizdendi. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında
Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkale’ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya ve bağıra bağıra anlatmaya başladı: “Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış
gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta 3-4 asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: “Yavrum siz kimsiniz?” İçlerinden biri dedi ki: ![]() Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!..”
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. “Mermi böyle basılır, tüfek şöyle
tutulur, süngü böyle takılır, düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.
Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Bir panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı,
Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana,
Sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana…
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!..
Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. ![]() O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden “ALLAH, ALLAH” diyerek fırladık. İşte tam
o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..” Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını
bugün ilk defa anlattı.” dedi. KAYNAK:
Celal Bayar Üniversitesi
|
örtünmek nereden çıktı???
Sahabe Hanımların Örtünme Hassasiyeti;
Yaz mevsimi, kimileri için açılıp saçılma mevsimi olarak algılanıyor.
Ama yine bazı hanımlar, Allah’ın tesettür emri gereği, yakıcı sıcaktan
tesettürün serin iklimine koşacaklar. Ve bu esnada bitmeyen tesettür
tartışması, yine bütün hızıyla devam edecek.
Merak edenler için kısaca örtünmenin nereden çıktığını hatırlatmakta
faydalar vardır.
Müslüman kadınlara örtünme emri, Hicrî 4. yılda (Miladî 624) Zilkâde
ayında farz kılındı. Tesettür ayetleri inzal olunca, Peygamberimiz,
tesettür ayetini sahabeye bildirdi. Sahabeler tesettür emrini
evlerindeki kadınlarına, kızlarına ilettiler. Ve Müslüman kadınlar
evlerinde buldukları kumaş parçalarına örtü yaparak büründüler.
O dönemde müslüman kadınların tesettüre nasıl sarıldığını Hz. Aişe
validemiz şöyle anlatıyor:
“Vallahi ben, Allah’ın kitabı Kur’an’ı tasdik, onun indirdiğine iman
bakımından Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nur
Suresi’ndeki örtünme ayeti inince, erkekleri kendilerine varıp
Allah’ın indirdiği ayetleri okumağa başladılar. Herkes bu emirleri
zevcesine, kızına, hemşiresine ve bütün yakınlarına okuyordu.
Kadınlardan hiçbiri istisna edilmemek şartıyla Allah’ın Kur’an’ında
indirdiği emirlere uyarak, yünden ve pamukludan mamül örtülerine
büründüler. Ve sabah namazında Rasûlullah’ın arkasında, örtülerine
bürünerek namaz kıldılar .” (Buhari, Tefsirüs Süre 24-12)
İşte, Peygamberimiz döneminden, Kıyamet gününe kadar devam edecek
örtünme emri, böylece müslümanların hayâtlarına girmiş oluyordu. Bu
yüce örtünme nimeti, fasıklar ve inkârcılar istemese dahi, müslüman
kadınlarca şerefle sürdürülecek ve kıyamete kadar yaşatılacaktır.
Örtünme Allah’ın Açık Emridir
Bazı art niyetliler ne derlerse desinler, müslüman hanım Allah’ın emri
olduğu için örtünür müslüman hanımlar Allah’ın rızasını kazanmak ve
O’nun bu farz emrini yerine getirmek için örtünürler. Herhangi bir
görüşe bir tepki olarak örtünmezler, ya da “Efendim, önceden
kadınların saçları yemeğin içine dökülüyormuş da, yemeğin içine
dökülmesin diye örtünmüşlermiş” gibi saçma iddia ve hezeyanlar için
örtünmezler.
Örtünmenin Faydaları
*Örtünmenin sayılamayacak kadar yararları vardır. Başta Allah’ın emri
olduğu için örtünme emrine yerine getiren müslümanlar hanımlar
Allah’ın rızasını kazanmaktadırlar.
*Yine, Ahzab süresinin 59. ayetinde tesettür emrine uyarak,
güzelliklerini gizleyen müslüman hanımlar, kötü niyetli kişilerin
sözlü ve fiili saldırılarından korunmuş olurlar. Şöyle etrafımızda
baktığımız zaman dekolde kıyafetli, makyajlı, mini etekli bayanların
sokaklarda, toplu taşıma araçlarında el ve dille uğradıkları tacizler,
her zaman olağan olaylardandır. Tesettürlü hanımların da yabancı
erkeklerin sözlü ve fiili tacizlerinden korunduğunu bilinen ve yaşanan
bir gerçektir.
*İnsanoğlu yaratılışı icabı tahriklere çabuk kapılan bir yaratıktır.
Evde, okulda, işyerinde, pazarda, TV’de ve her yerde açık kadınlarla
muhatap olan erkekler, yoğun bir cinsel tahriğin ve yönlendirmenin
kurbanı olmaktadırlar.
*Erkeklerin, hayatın tüm birimlerinde kadının açık saçıklığıyla tahrik
edilmesi sonucunda, cinsel sapıklığın büyük boyutlara ulaştığı yapılan
araştırmalarla da teyit edilmektedir. Kadınlarımız tesettüre
büründükleri takdirde, hem kendilerini cinsel tacizlerden korurken,
hem de erkekleri cinsel sapıklığa düşmekten korurlar. Kadınların
erkekleri tahrik etmediği bir
sistemde, cinsel anarşi diye bir şey sözkonusu olamaz.
*İslâmın diğer emirlerinde olduğu gibi Örtü emrinde de sayısız tıbbî
hikmetler mevcuttur. Örtü, kadını harici etkilerden, erkeği de kadının
cezbedici güzelliklerine bakmaktan alıkoymakta, dolayısıyla insan
sağlığına olumlu katkılarda bulunmaktadır. Örtü, kadınların tenlerini
erkeklerin zararlı bakışlarından koruduğu gibi güneşin zararlı
ışınlarına da siper olduğu bir gerçektir. Güneş ışınları, vücuda direk
temas ettiği için yakıcıdır. Ama örtülü kadında güneş ışınları,
elbisenin üzerinden yansıyarak tesirini
kaybeder. Kapalı kadının hali gölgelikte oturan birinin haline benzer.
*Tesettürlü kadınların bir özelliği de derilerini güneşten ve soğuktan
korudukları için yumuşak ve taze bir tene sahip olmalarıdır. Açık
kadınların derileri; güneş ve soğuktan dolayı, örtülülere göre daha
serttir.
*Prof. Dr. Asaf Ataseven yaptığı araştırmalarda elbisenin iklim
vazifesi gördüğünü ortaya koymuştur. Ataseven’e göre elbise dış ortamile vücudumuz arasında bir ortam oluşturmak gibi önemli bir vazife ifa
etmektedir. Bugün buna “elbise iklimi” deniliyor. Elbise, dışarıdaki
sıcaklığın cildimize doğrudan doğruya intikal etmemesi ve güneş
ışınlarına fazla maruz kalmamamız
için de faydalıdır. Elbise soğuğun zararlı tesiri gibi, sıcağın
zararlarından da insanı koruyor; hatta vücut sıcaklığı ile dış ortam
arasındaki harareti tanzim gibi bir fonksiyon ifa ediyor. Böylece
insanın elbise ikliminde yaşamasını sağlıyor.
*Örtülü bir kadın, görünümüyle toplum içinde kadın olarak değil, insan
olarak var olduğunu anlatır. Çıplak bir kadın toplumda bakılmak
görülmek ve beğenilmek için vardır. Ama o evden dışarıya çıkmadan önce
saatlerce ayna karşısında, gözleri üzerinde toplayacağı bir “biçim”e
dönüştürmeye çalışır kendisini.
*Acaba kadın sade ve ağırbaşlı bir şekilde toplum içinde yer alması mı
daha hayırlıdır? Yoksa dışarı çıkış için ayna ve tuvalet masasının
yanında bir kaç saat zamanını öldürse, dışarı çıktığında da bütün işi
erkeklerin dikkatini kendine çekmek olsa, gençleri nefislerine düşkün,
şehvetperest ve göz otlatan
varlıklar durumuna soksa mı toplum için daha hayırlıdır?
Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye
götürür?
Bu hususta Kur’an-ı Kerimde iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı
Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına
söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine
alsınlar.”
“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar,
namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen
kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak
şekilde iyice örtsünler.”
Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini
açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif
ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya
hitaben, “Ey Esma! Bir kadın adet görmeye başlayınca el ve yüzünden
başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.”
Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını
kapatması hem Allah’ın hem de Peygamberin emridir. Yani yüz kısmı açık
kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı
ayndır. Açmak ise bir farzın terki sayıldığından haramdır. Allah ve
Resulünün emrini dinlemediği için günahkar olmakta büyük bir
mes’uliyet altına girer. Günahkar olan kimse, bu günahından kurtulmak
için tevbe istiğfar eder, Allah’tan affını diler.
“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman,
Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de
yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların
mükafatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altında ırmaklar akan
Cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların
mükafatı ne güzeldir.”
Demek ki, bir tevbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat
kazanması için hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı
aranmaktadır.
Bu husustaki bir hadisin meali şöyle:
“Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir.
Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan günahının affını dilerse, kalbi o
siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar.
İşte Kur’anda geçen ‘günahın kalbi kaplaması’ bu manadadır.”(5)
“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır” sözü mühim bir
gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan
zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu
gün geçtikçe daha büyük manevi tehlikelere sürükler. Günahın uhrevi
bir cezasının olmayacağına inanmaya, hatta Cehennemin bile olmaması
gerektiğine kadar gider.
Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın telkinlerine kanmamak
için bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın
kendine çeki düzen vermesi gerekir.
Tesettür kadına dişiliğiyle değil, kişiliğiyle insan
olduğunu gösteren bir araçtır.
Baş örtüsü dinsel bir malzeme değildir.Annemizin örtüsü hem temizlik hem hava şartlarından korunmak içindir.(diyen ARKADAŞIMA kapak olsun)
efendimizin(sav)kullandığı 40 öğretme metodu..
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en guzel bir uslupla anlatmis ve ogretmede de ayni metodu kullanmistir. Butun insanliga rehber olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatina bakildiginda O’nun ogretim adina kullandigi bazi metotlari ogrenmek, butun insanlar icin iyi bir ornek olusturacaktir. Burada Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kullandigi her bir metoda, onun hangi soz veya davranisinin dayanak oldugunu anlatılmamıs, sadece metod ifade edilmistir:
1. Efendimiz, soyledigi hakikatleri bizzat yasayarak hayatiyla gostermistir.
2. Dini yukumlulukleri tedrîcî (yavas yavas, basamak basamak) bir sistemle ogretmistir.
3. Ogretmede orta yolda durmaya ve insanlari biktirmaktan uzak durmaya riayet etmistir.
4. Ogrenenler arasindaki kisisel farkliliklari goz onunde bulundurmustur.
5. Karsilikli konusma ve soru-cevap seklini kullanmistir.
6. Yanlis dusunceyi sokup atmak ve gercek dogru bilgiyi net bir sekilde muhatabin kafasina yerlestirmek icin akli olculeri kullanmistir.
8. Mukayese ve orneklendirme metodunu kullanmistir.
9. Benzetme ve halk arasinda yaygin olarak kullanilan ornekleri kullanmistir.
10. Anlattigi hususu, elinde herhangi bir sey ile yere ve topraga cizerek bizzat gostermistir.
11. Sozle beraber jest ve mimiklerini kullanmis ve el ile isaretlerde bulunmustur.
12. Onemine binaen, halin mumkun kildigi bir nesneyi bizzat eline almis, eliyle kaldirmis ve arkasindan soyleyecegi hususu soylemistir.
13. Muhataplarindan bir soru gelmeden soze once kendileri baslamazdi.
15. Muhatabinin sorusuna, onun ihtiyacina binaen, sordugundan daha fazlasiyla cevap vermistir.
16. Muhatabini, guzel bir hikmete binaen, sordugu sorudan daha onemli bir hususa yonlendirdigi de olmustur.
17. Soru soranin sordugu soruyu tekrarlamasini istemistir.
18. Muhatabin aldigi cevabi tekrar etmesini istemistir. Boylece cevap unutulmayacaktir.
19. Bildigi bir husustan dolayi kisiyi imtihan etmistir ki bununla dogru cevap verecegi icin kisiyi sena etmek, ovmek istemistir.
20. Onunde olan bir olaya karsi susma yolunu tercih etmistir.
21. Ogretme esnasinda meydana gelebilecek imkan ve firsatlari degerlendirmistir.
22. Latife ve saka yoluyla (dogruyu soyleyerek latife yapmistir) ogretmeyi tercih etmistir.
23. Ogrettigi hususu yeminle tekit etmis percinlemistir.
24. Ogretilen hususun onemine binaen sozu uc kere tekrar etmistir.
25. Konunun onemini oturusunu ve durusunu degistirerek ve sozu tekrar ederek gostermistir.
26. Cevabi geciktirerek muhatabin sorusunu tekrar etmesini saglayarak onu uyarmistir.
27. Muhatabi intibaha sevk etmek icin, onu omuzundan veya elinden tutmustur.
28. Muhatabi tesvik icin veya onu sIkintiya sokacak bir durumdan dolayi, bazi hususlarin gizli kalmasini yeglemistir.
29. Soyleyecegi hususun hafizalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi icin, sozu kisa ve oz bir sekilde ifade etmis, daha sonra ise ayrintilarina gecmistir.
30. Cevabin birkac madde ile verilecegi durumlarda once cevabin kac maddeden olustugunu bildirmek icin sayiyi soylemis daha sonra saymistir.
31. Va’z etme, nasihat etme ve ogut verme metodunu kullanmistir.
32. Insanlarin sevklerini kamcilama veya neticesi elem verici hususlardan siddetle uzaklastirma (tergib ve terhib) metodunu kullanmistir.
33. Kissa ve gecmis ummetlere ve insanlara dair haberlerle ogretme metodunu uygulamistir.
34. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda once nazik bir hazirlik sureci hazirlamis ve soruyu oyle cevaplandirmistir.
35. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda ustu kapali olarak kinaye yoluyla ve isaret ederek yetinmistir.
36. Kadinlara ogretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemistir.
37. Halin gerektirdigi durumlarda ogretme hususunda azarlayip paylamayi (ta’nif) ve kizmayi (gadab) da ihmal etmemistir. Ne var ki onun paylamasi ve kizmasi da merhamet yorungesinde ve ummetinin selameti icin olmustur.
38. Talim ve tebligde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmistir.
39. Yabanci dilleri (mesela Suryaniceyi) ogrenmesi icin bazi sahabileri gorevlendirmistir ki bu husus da gunumuzde dunyanin dort bir tarafinda Islam’in guzelliklerini ogrenmek isteyenlere karsi yapilacak vazifenin cok onemli bir basamagini teskil etmektedir.
40. Bizzat kendi mubarek zatiyla talimde bulunmustur.
Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) evrensel bir egitim-ogretim sistemi getirmis ve butun kalpleri, butun ruhlari, butun akillari, butun nefisleri ideal ufka yukseltecek bir mesaj sunmustur. Sadece O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdigi sistemdir ki hem ruhu, hem akli hem de nefsi, yukselebilecek en son noktaya ulastirmistir.
ALLAH HEPIMIZI O’NUN (s.a.v)
SEFAATINE NAIL
EYLESIN…
AMIN!
Baykal’a zehir zemberek mektup
Deniz Baykal’a ağır suçalamalar!!
Esenyurt Kurucu Belediye Başkanı Dr. Gürbüz Çapan’ınCHP’den aday gösterilmemesine tepkiler büyüyor. Esenyurt’ta bulunan Gürbüz Çapan Gönüllüleri, tepkilerini dile getiren bir mektupla, Deniz Baykal’a ağır suçlamalarda bulundular.
Esenyurt halkının kaleme aldığı mektupta Deniz Baykal’a “O parti sizin yönetim kurulu başkanlığı yaptığınız bir holding değil” dendi. Esenyurt’tan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a gönderilen o mektup
“Esenyurt halkının iradesini hiçe saydınız Sayın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal. Siz Gürbüz Çapan’ın adaylığında, adamlığında kazanılması kesin olan bir ilçenin halkını yok saydınız. Siz halkın beklentilerini boşa çıkardınız ama Gürbüz Çapan Gönüllülerinin emeklerini boşa çıkarmaya gücünüz yetmeyecek. Sizin sesiniz Salı günleri gurup toplantılarında gür çıkabilir, orada esip gürleyebilirsiniz. Ancak sokağa inecek gücünüz olmadığını biz çok iyi biliyoruz.
Siz Türkiye’ye, Türk soluna zarar veriyorsunuz Sayın Deniz Baykal. Aslında biz sizi çok iyi tanıyoruz, bin yıldır tanıyoruz. Meclis gurubunuzda “ ben ergenekonun avukatıyım” demekle olmuyor bu işler Sayın Baykal. Siz sözde varsınız ama özde yoksunuz. Esenyurt halkı size Ergenekon tertibiyle mahpus damında yatan Gürbüz Çapan’ın vekâletini vermiyor. Biz kendi yoldaşımızı savunuruz, sizin vekâletinize gereksinimimiz inanın ki yok. Umutlanmıştık siz esip gürleyince… Bu kez galiba bizi yanıltacak demiştik. Yine yanılmadık. Siz yine bizi haklı çıkardınız. Meclis kürsüsünde Ergenekon sanıklarının adını sayarken Sisi’yi bile saydınız. Ama Gürbüz Çapan’ın adını saymaktan kaçındınız. Dikkatimizden kaçtı sanmayın. Artık biz biliyoruz ki siz Ergenekon mağdurlarının avukatı değil, davada yargılanan başkalarının avukatısınız.
O partiyi sizin yönetim kurulu başkanı olduğunuz bir şirket gibi yönetemezsiniz. O parti sizin babanızın malı değil Sayın Baykal. O parti Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’dir. CHP Genel Başkanlığı ile holding yönetim kurulu başkanlığını karıştırdınız galiba siz. Ama bunu bilin ki artıkAtatürk’ün sancağı sizde değil. Atatürk’ün sancağı halk iradesine saygı gösterenlerin elinde hak ettiği değeri elbet bulacaktır. Siz ve sizin anlayışınız ülkemizi ABD projesi olan AKP’nin zulmüne ve faşizmine teslim etmiştir.
Siz 22 Temmuz seçimlerinden önce Cumhuriyet mitinglerinde ellerinde bayrak toplanan halkın iradesini hiçe saydınız, verilen desteği iyi kullanamadınız. Yerleşik demokrasilerde 22 Temmuzseçiminin ardından ortaya çıkan sonuçta hiçbir parti genel başkanı o koltukta oturamazdı. Utanırdı, ar ederdi. Ama siz 3 gün evinize kapandıktan sonra çıkıp hiçbir şey olmamış gibi o koltukta oturmayı sürdürdünüz. Ve düzmece bir kurultayla kendi seçtiğiniz delegelerle yeniden genel başkan seçildiniz. O kurultayda cebinde yüz binlerce cumhuriyet sevdalısının, Atatürkçü’nün vekaletini taşıyan Tuncay Özkan’a da partinin kapılarını kapattınız. Çünkü korkuyordunuz, çünkü dikensiz gül bahçenize Gürbüz Çapan’ı ve mahpus yoldaşı Tuncay Özkan’ı sokarsanız dümeniniz bozulacaktı, çarkınız kırılacaktı. Tüm Türkiye bunları görüyor Sayın Deniz Baykal. Siz oval ofisinizi, saltanatınızı yitirmemek adına görüyor ama görmezden geliyorsunuz.
Siz gerçek vatanseverlere partinin kapısını kaparken şarkıcı, türkücülere, mankenlere, oyunculara o kapıyı ardına kadar açık tutuyorsunuz. Hatta abartarak Parti Meclisi üyeliğine taşıyorsunuz güzel kadınları, türkücü bayları. Siz sosyal demokrasiye ömür veren, emek veren isimleri uzaklaştırırken sağın bayraktarlığını yapmış isimleri yetkili organlara ve makamlara taşıyorsunuz. Siz katılımcılığı, evrensel sosyal demokrat ilkeleri yok sayarcasına belediye başkanlığına aday gösterdiğiniz isimleri kuklaya çevirerek belediye meclis üye listelerini genel merkezde yazıp eline tutuşturuyorsunuz. Bu mu sizin demokrasi anlayışınız.
Tekrar ediyoruz. O parti sizin yönetim kurulu başkanlığı yaptığınız bir holding değil. O partiAtatürk’ün partisi, halkın partisi. Atatürk’ün sancağını siz o partide dalgalandıramıyorsunuz. Halk önünde sorumlusunuz. Türkiye’nin şu anda yaşadığı faşizmin ve sömürü düzeninin uygulayıcılarına direnemediğiniz, direnenleri dışladığınız için sizi sorumlu tutuyoruz. Atatürk yaşasaydı emin olun o sancağı elinizden hırsla çeker alır layığıyla taşıyacaklara verirdi. Siz halkın iradesinin önüne set çekerek o sancağı taşımayı hak etmiyorsunuz.
Gürbüz Çapan yine var olacaktır, emin olun tarih yazılırken onurundan, duruşundan, hizmetlerinden, mücadelesinden söz edilecektir. Ama tarih sizi nasıl yazacaktır? Tarih önünde sorumlusunuz. Bunun bedelini elbet bir gün ödersiniz. Gürbüz Çapan Gönüllüleri bir yol bulur, bir yol açar dört duvar arasından sevdalarını umutlarını ulaştırır. Umudun, direncin adıdır Gürbüz Çapan. Ve asla yalnız değil”
Haber: HABERCEM
***EFENDİMİZİ( S.A.V) AĞLATAN DÜŞÜN CE***
Resulullah (s.a.v) bir gece zevcesi Ümmü Seleme’nin evinde idi. Gece yarısı uykudan kalkıp evin karanlık bir köşesinde dua ve ağlamakla (Allah’a yalvarıp yakarmakla) meşgul oldu. Ümmü Seleme, Resulullah (s.a.v)’ı yatağında görmeyince kalkıp onu aramaya koyuldu. Bir de baktı ki Resulullah (s.a.v) evin karanlık bir köşesinde durup ellerini göğe kaldırmış, ağlayarak Allah’a şöyle yalvarıp yakarıyor:
“Allah’ım! Bağışladığın nimetleri benden esirgeme. Beni, düşmanların bana gülme vesilesi kılma, kıskançları bana musallat etme.
Allah’ım! Beni hiçbir zaman ve hiçbir an kendi başıma bırakma; kendin beni her şeyden ve her âfetten (beladan) koru.”
Ümmü Seleme Resulullah (s.a.v)’in bu durumunu görünce ağlayarak kendi yerine döndü. Resulullah (s.a.v) Ümmü Seleme’nin ağlama sesini duyunca, ona doğru gidip ağlamasının sebebini sordu.
Ümmü Seleme şöyle dedi:
“Ya Resulellah! Senin ağlaman beni ağlattı. Sen neden ağlıyorsun? Siz Allah katında olan onca büyük makam ve yakınlığınıza rağmen Allah’tan böyle korkuyorsunuz, Allah’tan bir an bile sizi kendi başınıza bırakmamasını istiyorsunuz, o halde vay bizim halimize!”
Resulullah (s.a.v) onun sözüne karşılık :
“Nasıl korkmayayım, nasıl ağlamayayım, nasıl kendi akıbetimden korkmayayım, nasıl kendi makam ve mevkime güveneyim! Oysa ki Allah Teala, Hz. Yunus’u bir an kendi haline bıraktı ve onun başına gelmemesi gereken şey başına geldi! buyurdular.
O iki cihan server-i böyle düşünürse bizim halimiz nice olur mü’minler…
Allah ın Varlığını Görmeyenin Ya Aklı Yok Ya Kalbi Yok
Yirmisekizinci Pencere
(Üstad hz. Allah’ın varlığına dair öyle güzel deliller sunmuş ki hem vahdeti hem ehadiyeti hem rububiyeti ilan ve ispat ediyor)
Şu kâinata bakıyoruz, görüyoruz ki: Hüceyrat-ı bedenden tut (Bedendeki Hücreler),
tâ mecmu-u âleme şamil bir hikmet ve tanzim var.
Hüceyrat-ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki:
Mesalih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle,
kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var.
Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde iddihar olunup vakt-i hacette sarfedilir.
Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var.
Nebatata bakıyoruz, gayet hakîmane bir terbiye, bir tedbir görünüyor.
Hayvanata bakıyoruz; nihayet derecede kerimane bir terbiye ve iaşe görüyoruz.
Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz;
mühim gayeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir görüyoruz.
Âlemin mecmuuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir,
bir saray hükmünde âlî hikmetler, galî gayeler için mükemmel bir tanzimat görüyoruz. (Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere)
bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine manen münasebetdardırlar ki;
bütün yıldızları müsahhar etmeyen ve elinde tutmayan,
bir zerreye rububiyetini dinlettiremez.
Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir.
Hem (Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere)
semavatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan,
beşerin sîmasındaki teşahhusu yapamaz.
Demek bütün semavatın Rabbı olmayan,
birtek insanın sîmasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı sîmavîyi yapamaz.
İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki;
onunla bakılsa اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ âyetleri,
büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek.
Öyle ise:
Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır! …
Elektrik fiyatlarında şaka gibi indirim!
Elektrik fiyatlarında şaka gibi indirim!
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) onayladığı, elektrik fiyatlarını abone gruplarına göre yüzde 1.5 ile yüzde 1.89 arasında değişen oranlarda indirim yarından itibaren yürürlüğe giriyor.
VATAN GAZETESİ
Üç ayda bir yapılan otomatik fiyat ayarlaması sistemi çerçevesinde, 20 elektrik dağıtım şirketinin yeni perakende elektrik satış tarifeleri yarından itibaren geçerli olacak. Dağıtım şirketlerinin sattıkları sanayi elektriğinin fiyatında yüzde 1.66, konut elektriğinin fiyatında ise yüzde 1.58 oranında indirime gidilecek.
Buna göre, “dağıtım şirketlerinden enerji alan sistem kullanıcıları”nın, fon ve vergiler hariç olmak üzere, tek terimli tarifelerde, orta gerilim sanayi elektriğinin kilovatsaat fiyatı 17,137 kuruştan 16,852 Kuruşa, mesken elektrik fiyatı da 19,803 kuruştan 19,489 kuruşa gerileyecek.
Aynı kapsamda, ticarethane elektrik fiyatı da yüzde 1.63 oranında azaltılarak 23,133 kuruştan 22,755 kuruşa düşecek. Düşüş doğrudan dağıtım şirketinden enerji alan iletim sistemi kullanıcısı tüketicileri ise yüzde 1.89 oranında yansıyacak.
Dağıtım şirketlerinin elektrik satış fiyatları Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarında dörder aylık periyotlar halinde EÜAŞ, portföy üretim grupları, TETAŞ ve PMUM maliyetleri dikkate alınarak belirleniyor.































